Siz, size ait iş yapma gücünü böyle anlayacak ve Allah’tan bekleyeceğiniz şeyleri de bu anlayışla bekleyeceksiniz. Eğer O, siz hiç liyakat kazanmadan bazı keremlerde bulunursa, bu sadece O’nun lütuf ve ihsanıdır. Hiç kimse de O’na bir şey sorma hakkına sahip değildir. Ne var ki, lütuflara iş bina edilemez. Evet, sebepler dairesi içinde, siz, size ve iradenize düşen vazifeyi bütünüyle yerine getirecek sonra da ellerinizi açıp isteyeceğiniz şeyi Cenâb-ı Hak’tan isteyeceksiniz. Meseleyi başlattığımız noktaya çekecek olursak, siz, size ait her şeyi yerine getirdikten sonradır ki, Allah (celle celâluhu), sizin mâkus tali’inizi değiştirecek ve eğri dünya düzeni de gidip rayına oturacaktır.
Zaten öyle olmuyor mu? Kişi canını veriyor, Cenâb-ı Hak da ona şehitlik bahşediyor. Bu pâyeyi verdikten sonra da nimetleri birbirini takip ediyor: Cennet veriyor, Cemalullah’ı müşâhede imkânı veriyor ve daha nice nimetlerle onu serfiraz kılıyor. Yani tenezzülen insanla mukavele yapılıyor.
Öyle ise, rica ederim, siz, size ait malzemeleri kullanmadan önce, harikulâdeden ne Heraklit ne Mesih ne de Mehdi beklemeyin. Cenâb-ı Hak, peygamberleri için dahi değiştirmediği âdet-i sübhanîsini sizler için değiştirecek değildir. Evet, kadimden beri devam edegelen yol ve yöntem budur.
Nebi, aç kalmış, susuz kalmış, harpte dişi kırılmış, yanağı yaralanmış, ayakları kan revan içinde bırakılmış ve çilelerin her türlüsünü görmüştür. O’nun etrafındaki halkalar için de durum aynıdır. Öyle sarsılmış ve öyle ırgalanmışlardır ki, hepsi birlikte “Allah’ın yardımı ne zaman?” diye inlemişlerdir… Ve işte o zaman ilâhî yardım yetişmiş ve “Allah’ın yardımı çok yakındır.” denmiştir. Aşağıdaki âyet bize bu gerçeği anlatmaktadır: