İman insanın gönlüne ılık ve tatlı bir esintiyle giriverir. İnsan böylece huzur ve saadeti tadar. Bu da ona, doyumu mümkün olmayan bir haz verir.. ve sadrı genişledikçe genişler. O bu imanı sayesinde, insanlığın kemal noktasını yakalar da bütünüyle bir iyilik ve mürüvvet âbidesi hâline gelir. İnsanı elinden tutup bu hâle getiren asla kendisi değildir. Belki gücü her şeye yeten Allah’tır ki, onu elinden tutmuş ve merdiven merdiven hidayetin doruk noktasına çıkarmıştır. Zira akıl ve zekâca çok daha ileri seviyede olan niceleri var ki, onlar hidayete erememekte ve behimî arzularıyla dört ayaklı varlıkların hayatını yaşamaktadırlar. Demek ki, hidayet meselesi veya dalâlet mezelleti sebebiyet noktasında istidat ve kabiliyetle veya irade gücüyle çok da alâkalı değil. Bunlar, doğrudan doğruya ilâhî meşîetin hikmet yüklü bir eseridir.
Şimdi kat’iyen tebeyyün etmiş oluyor ki, bizler eşya ve hâdiselere müdahale edecek durumda değiliz. Bu itibarla diyebiliriz ki biz, hilkatte sadece bir sebep ve bir vesileden ibaretiz. Evet, Cenâb-ı Hak bir şeyi dilemeden onu meydana getirmek bizim için mümkün değildir. Mümkün görünen şeyleri bazen gayri mümkün kılan; gayri mümkün görünenleri de imkân sahasına sokan yegâne kuvvet O’dur. O’nun güç ve kuvveti zâtındandır. Onun için de biz O’na, kuvvetin ta kendisi olarak bakıyoruz. Bize iş yapma gücünü O verdiği gibi, irademizi o yönde kullanma meylini de veren O’dur. Evet, gerçi bize bir irade vermiştir; ancak meşîet ve dileme sadece O’nun hakkıdır. Hidayet ve dalâlet hususunda da durum aynıdır. Hâdi ve Mudill sadece ve sadece Allah’tır.