İçeriğe geç

Allah (celle celâluhu), her şeyi bilir. Bildiğini tayin ve takdir eder. Bir kısım meseleler de vardır ki, bu meselelerde Allah (celle celâluhu) atâda bulunur. Hakkımızda hükümler verir. Hususiyle Kur’ân-ı Kerim ile bizi mükellef kılar. Mükellef kıldığı şeyler ise çok defa bize nâhoş gelir. Nefislerimiz onları sevimli bulmaz. Ama Allah (celle celâluhu), her şeyi bilen Allah’tır. Hakkımızda böyle bir hüküm ve takdirde bulunurken, bizim için bir kısım fayda ve maslahatlar vaz’eder. İşte O’nun takdir ve tayinlerinde bu maslahatlar da nazara alınmıştır. Fakat biz bütün bunlardan habersizizdir. Biz bilmiyoruz ama Allah (celle celâluhu) biliyor. Allah’ın bilmesi ve aynı zamanda bu bildiklerinin bir hikmete yakın ve mukarin olması, evet bunlar, birbirinden ayrılmayan hakikatlerdir. Her zaman Cenâb-ı Hakk’ın ilmini, hikmetler ve maslahatlar takip eder. Allah (celle celâluhu) hikmet ve maslahata göre iş yapma mecburiyetinde değildir. Ancak, O’nun ilmi nasıl her şeyi kuşatmışsa, hikmeti de aynı şekilde her şeyi kuşatmıştır. O hem Alîm’dir, hem de Hakîm’dir. Bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir.

“Her işte hikmeti vardır, Abes iş işlemez Allah.”

Hikmet daima O’nun ilmine râmdır. Nerede ilim tecellî eder, kudret ve irade iç içe çiçek gibi açarsa hemen ardından bir hikmet ışıldamaya başlar. Hâlbuki biz, bu maslahat ve hikmetleri bilmediğimiz için çok kere mükellefiyetleri kerih görürüz. Bunların, –fıkıh ıstılahıyla ifade edecek olursak– hüsün ligayrihi, yani neticeleri itibarıyla güzel olduğunu idrak edemeyiz. Meseleye bu açıdan bakılabilse, hilkatin netice itibarıyla çok hikmetli ve çok güzel olduğu ortaya çıkacaktır.. şerlere gelince onlar bizim hususî kesbimize bağlıdır…

Şu âyet-i kerime, bu hususu gayet açık bir şekilde izah etmektedir:

56