Ben kendime ne zarar ne de fayda getirebilirim. Değil başkasına faydalı veya zararlı olmak, kendi öz nefsime dahi fayda veya zararım söz konusu değildir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın dilediği müstesna. Yani her işte olduğu gibi, benim kendime fayda veya zarar getirmemde de esas olan, Allah’ın meşîetidir…
Allah Resûlü, meşîet-i ilâhiyeye o kadar teslimdir ki, bir gün şöyle buyurur: “Hiç kimse kendi ameliyle kurtulamaz.” Sahabi sorar: “Sen de mi yâ Resûlallah!” Cevap verir: “Evet, ben de; ancak; Rabbim’in beni rahmetiyle kucaklaması ve her tarafımı rahmet ve fazlıyla sarması neticesinde kurtulabilirim.”38
İşte Allah Resûlü’nün ölçüsü ve bize öğrettiği budur. Herkes kendi mânevî enini ve boyunu bu ölçüye göre değerlendirmelidir.
Evet, bir peygamber dahi “meşîet” karşısında böyle olursa, diğer insanlar nasıl olmalıdır, düşünülsün… Bu anlayış ve teslimiyet iledir ki insan, a’lâ-yı illiyyîne çıkar ve başı semanın ufuklarında dolaşır.
Şimdi “Dünya kadar hayır işledim. Yerim herhâlde Cennet’tir.”, “Cennet’e bizim gibiler girmeyecek de kimler girecek?”… gibi kibir ve gurur ifadelerini tekrar edip duranlara, yukarıdaki hadisi ve Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir peygamber olduğu hâlde sergilediği tavrı örnek almalarını tavsiye ederiz. Demek ki meşîete gösterilen teslimiyet, insanı kibir ve gururdan da kurtarmaktadır. Öyleyse mü’min, bütün işlerini meşîet ağırlıklı, meşîet yörüngeli kabul etme mecburiyetindedir.
Zira Cenâb-ı Hakk’ın meşîeti, her şeyi zâhir ve bâtınıyla kuşatıp içine almıştır. O’nun meşîeti haricinde bir şey düşünmek imkânsızdır.
Dipnotlar
- 38 Buhârî, rikak 18, merdâ 19; Müslim, sıfâtü’l-münâfikîn 71-78.