İslâm tarihindeki ilk tarikatlardan birini kuran ve açtığı çığırda yetişen binlerce, milyonlarca insana nur-i Muhammedîyi intikal ettirme şerefiyle başı göklere ulaşan Ahmed Rifâî Hazretleri.. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in torunu o büyük zat.. haccını yapmış, ardından Ravza-i Mutahhara’ya gelmiş, şerefli dedesinin huzurunda mahzun ve mükedder oturuyor. O güne kadar nicelerine kederlerinden kurtulma yolunu göstermiş, saadetle tanıştırmış o mübarek zat, mükedder şekilde Resulullah’ın huzurunda oturuyor.. “cemal-i bâkemâlini yakazada görsem, o mübarek ellerine abansam, dudaklarımı o tatlı ellerin üzerinde gezdirsem, günahkâr alnımı sürsem.. ne olur, sultana sultanlık, gedaya gedalık yaraşır.. yâ Resûlallah, lütfediver!”
O bu düşüncelerle, bu iç heyecan ve helecanlarıyla meşgul, dilin tercüman olması mümkün olmayan mânâlarla meşbu iken Efendimiz’in kabrinden çıkan pamuk gibi bir el, Ahmed Rifâî hazretlerinin dudaklarına uzanır. Onun için zaman Cennet olmuştur, mekân Cennet olmuştur. O mübarek eli doya doya öper ve kendisinden geçer. Bu öyle bir lütuftur ki, buna mazhar olan insan o Ravza’nın eşiğine başını koysa, başını eşik taşı yapsa değer ve o da öyle yapar.
Biz de bugünün Müslümanları olarak böyle bir lütuf bekliyoruz. Huzuruna gidip de elini öpeceğimiz ânı bekliyoruz. Bize getirdiği Kur’ân’ı dudaklarımıza götürüp başımızdaki taca sorguç yapacağımız ânı bekliyoruz. O lütfa mazhar olalım, sonra bu uğurda başımızı yere koyalım, bütün insanlık bassın geçsin. O lütuf karşısında bu zilletin ne ehemmiyeti olur? Öyle bir lütuf için buna dünden razıyız. El verir ki Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) ölü gönüllerimizi ihya edecek bu iltifatta bulunsun.
Hazreti Muhammed yolu, aşk yolu, şevk yolu, iştiyak yolu.. Hazreti Muhammed yolu, gönüllere inşirah yolu, itmi’nan yolu. Bu zaviyeden bakınca neslimizin ne kadar büyük bir şey kay-