Beytullah’ta namaz kılar da Allah’ın evinin imamına selam vermeyi nasıl ihmal ederim?” demeli.
İşte mü’min, böyle bir şevk ve heyecan dolu bir kalble Hazreti Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzuruna gider, selam verir, O’na bağlılığını ifade eder. Allah cümleye nasip ve müyesser eylesin!
Yola çıkan herkes bu aşk u iştiyak içinde çıkar. O’nun köyünün toprağına ayağını basan herkes, Cennet’te geziyor gibi bir hava kazanır.
Burada, kendimi mü’minlerin en günahkârı gördüğümü itirafla beraber bir hissimi anlatmadan geçemeyeceğim. Bunu anlatırken de niyetim şudur: Ben dahi Allah Resûlü’nü bu derece sevebiliyorsam, kim bilir ehliyetli gönüllerde O ne derece sevgiyle tütüyordur. İşte anlatacağım kendime ait hâlet-i ruhiye de bu açıdan değerlendirilmelidir. Yoksa şahsıma ait bir meseleyi anlatmaktan haya ederim.
Cenâb-ı Hak, o mübarek topraklara günahkâr yüzümü sürmeyi nasip ettiği zaman, bana Allah Resûlü’nün köyü öyle parlak öyle parlak geldi ve orada bulunmaktan öyle ruhanî bir haz aldım ki, eğer o anda, –farzımuhal– Cennet’in bütün kapılarından davet edilseydim, inanın hiçbirine gitmez, orada kalmayı tercih ederdim. Aslında Cennet hepimizin arzusudur, oraya girmeyi istemeyen tek bir Müslüman dahi düşünülemez. Her sabah ve akşam dualarımızda, Cehennem’den korumasını ve Cennet’ine almasını Rabbimiz’den isteyip durmuyor muyuz? Bütün bunları kabulle beraber diyorum ki; o anda, şayet nasip olacak olan o yüce pâye verilmek üzere çağrılsaydım, ihtimal, Rabbimden müsaade ister ve Allah Resûlü’nün Ravza-i Tâhire’sinde kalma arzumu söylerdim. Sakın bununla o pâyelere liyakatim olduğunu söylediğim zannedilmesin; sadece Allah Resûlü’ne olan muhabbet ve sevgimi dile getirmek istedim. Yoksa, bütün hayatım boyunca Allah Resûlü’nün sa-