gidecek? Bunları yakacak mısın? Ben Senin huzurunda duramam artık. Onların içine döneceğim, gördüklerimi onlara anlatacağım, işittiklerimi söyleyeceğim ve onların da Sana gelmelerini temin edeceğim!” diyor.
İşte bu noktayla alâkalı olarak büyük veli Abdülkuddüs der ki: “Hazreti Muhammed hiçbir beşerin varamayacağı ufuklara ulaştı. Mesafeler dürüldü, kâinat kitap gibi ayaklarının altında bir kütle hâline geldi ve onun üzerine çıktı. Mekânsızlıkta mekânsızlığın sultanıyla görüştü. Hazların en sınırsızını tattı. Bununla beraber O, tekrar döndü insanların içine geldi. Vallahi ben o şahikalara çıksaydım geriye dönmezdim.”
İşte Hazreti Muhammed’in davası. İşte O’nun büyüklüğü. İşte peygamberlerle veliler arasındaki büyük fark. O, bir tarafında Allah’la görüşmenin hazzını, diğer tarafında ise insanlığın perişan hâlinin ıstırabını taşıyan kalbiyle tekrar insanların içine döndü. Heyhat ki kime anlatacaktı? Etrafında dar bir halkadan, O’na, “Getirdiklerine iman ettik ve gönderildiğin şeyi tasdik ettik.” diyen bir avuç muvahhidinden başka kimse yoktu. Ağzı karalar yine O’nu tenkit ediyor; ruhu kararmışlar, “Böyle şey olmaz. Akla, hayale gelmedik bu şeyler nasıl olur?” diyor, tekzibe ve yalanlamaya koyuluyorlardı. Muhterem Müslümanlar!Allah, hidayet şem’asını ve güneşini başımızın üzerinde yaktı. O gitti, Allah’a vâsıl oldu, nurlandı ve tekrar içimize döndü. Bizim saadetimiz için altmış küsur sene çırpındı durdu ve artık, “İnsanlığın saadetini temin edecek bir zemin hazırladım.” ümidiyle ruhunu Allah’a teslim ederken, meseleyi bütün ağırlığıyla ümmetinin omuzlarına koydu. Muhtelif fasılalarla biz O’na dönmeyi, O’nun yolunda olmayı, O’nun için ölmeyi kendimize şiar edindik. O’nun bir davetini, O’nun bir selamını başlara taç yaptık.