Tereddüt, küfür ve dalâlet dalgaları peşi peşine onların üzerine gelirken onlar, o cılız kanatları fakat keyfiyet noktasında çok üstün mahiyetleriyle bunları bertaraf etmeye çalışıyorlardı. Her gün içlerine onlarca, yüzlerce şüphe tohumları atılmaya çalışılıyor fakat onlar bütün bu şüphelere karşı kulaklarını ve gönüllerini kapatıyorlar; sadece Allah’ın ve Resûlü’nün emirlerini dinliyorlardı. Birçok kimse, o gün orada olmayı ve Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında bulunmayı, kendisi için hayırlı olur düşüncesiyle ister. Oysaki onlar bunun, haklarında hayırlı olup olmadığını bilemezler. “Keşke Resûlullah’ın yanında olsaydık!” demek yerine “Keşke Resûlullah’a sağlam iman etmiş bulunsaydık.” demeleri daha isabetli olur. Zira hiç kimsenin, ashâb-ı kiramın maruz kaldığı zorluklar karşısında yerinde sebat edeceğine dair garantisi yoktur. Allah Resûlü, aklın almayacağı öyle şeyleri naklediyordu ki onlara… Hayatlarında görmedikleri, tasavvurlarından bile geçmeyen öyle meseleleri şerh ediyordu ki… Sağlam rivayetlerle bir gelenek halinde bize intikal ettiğinden dolayı biz bunlara inanıyoruz, fakat onlar, bunları daha önce duymadıkları, görmedikleri, işitmedikleri hâlde hemen “Amenna bima enzelte yâ Resûlallah ve saddekna” diyorlardı. “İman ettik… Ne ile gönderildiysen ve ne getirdiysen onu da tasdik ettik…” O’nun sağlam ve sadık bendeleri olarak asla arz-ı ubudiyetten ayrılmıyorlardı. Miraç hâdisesi de ashâb-ı kiramın kayıtsız şartsız teslimiyetini gösteren vak’alardan biridir: Hicret emri daha gelmemişti. Allah Resûlü’ne, “Mekke’de dur!” deniyordu. Dur da yudum yudum ıstırap iç…Dur da nuruna, feyzine muhtaç olanlara ışık ve nur ver… Dur da kimisi canına kasteden ve kimisi de belki Sen’den bir şeyler almak niyetiyle sana gelenlere bir şeyler ver...