dızdan yıldıza ayaklarını koyarken mesafeler âdeta ayaklarının altında dürülüyor, yıldızlar ayaklarının altına sergi gibi seriliyordu. Ay, çok aşağılarda hilal şeklinde kalmıştı. Mekân ve zaman, atının kuyruğuna bağlanmış, O, mekânsızlığa doğru soluk soluğa ilerliyordu. Semalardaki peygamberler O’nu karşılıyor, O’nu selamlıyor, “Miracın kutlu olsun.” diyorlardı. Tebcil ve tebrikten sonra O, onların yanlarından ayrılıyor, öyle bir noktaya geliyordu ki meleklerin bile artık bir adım ileriye atmasına imkân yoktu. Hiçbir yerde O’nu terk etmeyen, görüşü kendisine şeref veren, görünüşü huzur veren Hazreti Cebrail, Resûlullah’ı çok sevmesine ve O’ndan hiç ayrılmak istememesine rağmen orada ıstırap içinde, “Yâ Muhammed! Eğer buradan öteye bir adım atsam ben mahvolurum. Buradan öte öyle bir âlemdir ki onun tecellileri orayı kasar, kavurur. Oraya sadece Sen varacaksın.”86 diyordu. Ayaklar hiç ilerlemiyor. Ne ile yürüdüğü belli değil. Sağ ayak mı önce gidiyor, sol ayak mı? Bilmediğimiz bir âlemde, ifadeler anlatmaktan âciz kalıyor. O, sağ tarafından habersiz, sağ tarafı sol tarafından habersiz… Durmadan kapı dövüyor… Her insanın müştak olduğu, her kalbin kendisi için çırpındığı Allah’ı orada müşahede ediyor. Ve o gün dünyayı da unutuyor, masivayı da… Kendinden geçiyor… Mest olmuş bir hâlde Allah’tan gelen emirleri telakki ediyor. Allah, insanlığı gösteriyor Efendimiz’e. İnsanlığın perişan hâlini. Avare avare sokaklarda dolaşanları, başıbozuk, perişan gezenleri, namazsızları, niyazsızları, kalbi paslanmışları, ruhu bozulmuşları, iç dünyası yıkılmışları gösteriyor. Allah’ın huzurunda sonsuz hazlarla dolu dakikalar yaşarken, insanların bu hâllerini görmek Hazreti Muhammed’e çok ağır geliyor, çok acı geliyor. “Yâ Rabbi! Bunlar cehenneme mi
Dipnotlar
- Aliyyülkârî, Mirkâtü’l-mefâtîh 10/410