İçeriğe geç

sürdükleri, Resûl-i Ekrem’in gözyaşlarıydı. Resûl-i Ekrem, bu en aziz şehidi âdeta gözyaşlarıyla yıkıyordu. Varsın kefen olmasın. Onlar o gün öyle ölüyorlardı.”Abdurrahman b. Avf bu vakayı bize anlatırken hıçkırıklarını tutamıyor ve ağlıyordu. “Vallahi, diyor, Mus’ab da benden hayırlıydı, Hamza da benden hayırlıydı. Ben rahat rahat şu lokmaları yutuyor, şu suyu yudumluyorum ama o gün onları saracak kefen yoktu.”Mus’ab öyle fedai idi ki o gün Resûl-i Ekrem’in cübbesini giymiş Resûl-i Ekrem namına onun önünde arz-ı endam ediyordu. Ne bahtiyar insandı ki Resûl-i Ekrem’in cübbesi sırtında, şehit oluyor, Allah’ın huzuruna öyle gidiyordu. Ne bahtiyar insandı ki Resûl-i Ekrem’in mübarek başına inmek üzere kalkan kılıçlar onun başını uçuruyordu. Resûl-i Ekrem’in koludur diye Mus’ab’ın kolunu kesiyor; bacağıdır diye Mus’ab’ın bacağını kesiyordu. Geriye kalan başını uzatırken, “Bir bu kaldı vur!” diyordu. “O’nun aşkına onu da götür.” diye yalvarıyordu. Zira Mus’ab, dünyanın zinet ve debdebesinden, her şeyden çoktan geçmişti. Onun bacaklarında, avret mahallini örten sadece bir post vardı o esnada. Resûl-i Ekrem’in cübbesini sırtına geçireceği âna kadar bir posttan ibaretti bütün örtüsü. Medine’nin zengin insanı, panjurların arasından gözetlenen genç… O da İslam’ı i’lâ yolunda, cihat yolunda her şeyini terk etmiş, her şeyini kaybetmiş; bir mum gibi yana yana tahtaya dayanmış ama son dakikada Allah’ı bulmuştu. Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gözyaşlarıyla yıkanmıştı. Kıyamete kadar da –günahkâr dahi olsak– bizim gözyaşlarımız akacaktır onun mezarına. Muhterem Müslümanlar!Onlar da zengindi…

326