miştir. Müminin anlayış, şuur ve idraki bu muhabbetin tesiri altında gelişir, bu muhabbetin tesiri altında işler, bu muhabbetin tesiri altında vereceği semereleri verir. Kâfir ise imandan mahrum olduğu gibi muhabbet ve sevgiden de mahrumdur. Kalbinde iman olmadığından ötürü hayatı ağzına kadar başka şeylerle doludur. Onun için hırsla mütemadiyen dünyayı tahsil etme, dünyayı kazanma uğrunda lazım gelen her şeyi feda eder; haysiyetini feda eder, izzetini feda eder. Mümin, Allah’ın izzetine intisap ederek kazandığı izzeti değil dünya için, âhiret hesabına dahi feda etmez. Cennetin çeşit çeşit nimetleri için dahi feda etmez. O, o kadar azizdir. Aynen öyle de mümin, Allah’tan başka hiç kimseyi kendinden büyük görmez ve Allah’tan ötürü her şeyi sever, Allah’ın sevmediği hiçbir şeye karşı da kalbî alâkası olamaz. O’nun hatırına, O’ndan ötürü her şeye karşı derin bir muhabbeti, alâkası ve bağı vardır. Binaenaleyh mümini kendi şuuru ve anlayışı içinde ele aldığınız zaman onu, dünyayı terk etmiş, dünyadan kaçan bir insan olarak görmüyoruz. Bilakis onun, dünyanın servetinden zinetine, evinden, ailesinden çocuklarına kadar hepsine karşı çok candan, gönülden, sıkı ve alabildiğine samimi bir alâkası vardır. Bu alâka o kadar candan ve samimidir ki ne ihtiyarlama ne hastalık ne başka türlü malul bulunma gibi şeyler o muhabbetin devamına mâni olabilir. Çünkü o muhabbet tâ âhirete kadar, Allah’ı görmeye kadar devam edecektir. Mümin, Allah’tan ötürü sevdiği için icabında onları Allah yolunda seve seve feda edebilir. Öylesine büyük bir fedakârlıkta da bulunabilir. Onun için ailenin, çoluk çocuğun ve malın varlığı, mümin için zararlı değildir. Elverir ki mümin, imanı içine oturtmuş olsun. Elverir ki dünya karşısında aldanmamış bulunsun. Ara sıra kendini yoklasın; “Ben bütün bu