“Deme yahu, ben de aynı şeyi düşünüyordum!” Aynı düşünce istikametinde adım attıklarını gören bu iki büyük insan nihayet omuz omuza vermişlerdi. Senelerce el ele, omuz omuzaydılar zaten. Şimdi de boyunları bükük, Allah Resûlü’nün karşısına gidiyorlardı. Cibril-i Emin Allah Resûlü’ne haber vermiştir daha evvelden: “Halid, selim ve salim bir kalble, arkadaşıyla beraber geliyor!” Allah Resûlü ashâbına emir verdi ve onu Seniye-i Veda’da, daha Medine’ye girmeden tepenin başında karşıladılar. Resûlullah’ın kendisini beklediğini söylediler.Halid bu andaki duygularını anlatırken, “Anamdan yeni doğmuş veya Cennet’e girmiş gibi bir hâlet-i ruhiye içindeydim.” der.Allah Resûlü kalktı, onları istikbal etti ve mübarek sinesine bastı. Halid artık serapa huzurla dolmuştu. Allah Resûlü’yle sarmaş dolaş olduğu o anda, bilemediğimiz bir yolla Allah Resûlü’nden kendisine irşat ve tebliğ duygusu öyle intikal etti, ruhuna öyle sindi ki artık hayatı boyunca bir lahza durmadı, hiçbir meydandan geri kalmadı, yakaladığı insanlara Allah’ı anlattı. Allah’ın anlatılmasına mâni olanlarla mücadele etti. Allah’ın adının bayrak bayrak dalgalandığı yollara, ufuklara koştu, mütemadiyen koştu... Yeni yollar açtı, dağlar devirdi ve hayatını Allah’ın rızası dairesinde Cenab-ı Hakk’a teslim etti. “Hasbiyallah!” (Allah bana yeter!) diyen Allah Resûlü’nün etrafında…Allah’a hasr-ı nazar eden Allah Resûlü’nün etrafında…Ayın etrafındaki ışıklı hâle gibi nurdan halkalar teşekkül ediyor, yeni yeni halkalar hâsıl oluyor, halkalar kâinatın ufuklarına kadar, en son ufuklarına kadar genişliyor ve bütün âlemi nura gark ediyordu. Allah Resûlü’nün maddî gücü yoktu. Bediüzzaman’ın dediği gibi, “Ey mülhidler! Ey zındıklar! Said, elli bin nefer kuv-