gitmekti. O’na dehalet etmek, huzur getiren o insandan huzur almaktı. Kafasında mütemadiyen şu sorular dolaşıyordu: “Acaba kabul edilir miyim? Yapmadığım şey kalmadı, acaba hüsn-ü kabul gösterirler mi bana da?” Bunları düşünüyor, tereddütler içinde Mekke’nin bir kenarında dolaşıyor. Endişeli endişeli sağa sola bakarken bir aralık karşı tarafta bir karaltı beliriyordu. Karaltının sahibi endişeli adımlarla kendisine doğru geliyordu. Onun da yüzünde bir endişe vardı. Bir sürü çözülmedik soru vardı. Bir sürü meselenin kalbinde meydana getirdiği ızdıraplar yüzünün çizgilerinde hissediliyordu. Yaklaştığı zaman Halid bakar ki bu gelen insan silah arkadaşı, Bedir’de omuz omuza savaştıkları, Uhud’da beraber kılıç salladıkları büyük askeri deha Amr b. Âs’tır.
İkisi de ürkek, ikisinin niyeti de aynı şey fakat aynı zamanda birbirlerinden de korkuyorlar. Küfürden bıkmışlar artık. Dalaletten sıkılmışlar. Onlara cehennem gibi bir hayat yaşatan imansızlık bunaltmış onları. İman ufkunda bir saadet, bir selamet arıyorlar. İkisi de Medine’ye gitmeye azmetmiş ama kendi çocuklarına bile haber vermemişler. Önce Amr sordu: “Halid nereye gidiyorsun böyle?” Halid, “Hiç, sıkıldım. Şöyle bir dolaşayım dedim!” diye geçiştirmeye çalıştı. “Deme yahu ben de sıkıldım.” dedi Amr.
İmansız insan, eğer biraz aklı varsa sıkılır. Ebedî yokluk duygusundan sıkılır. Kabirde çürümüş kemikleri görür de sıkılır. Dirilmemek üzere yokluğa gidişten sıkılır. Sevdiği anasını, babasını ebediyen kaybetmekten sıkılır. Binlerce beladan, binlerce musibetten sıkılır.
İşte bunalmış bu iki adam birbirine yaklaşıyordu.“Yahu şu Mekke beni sıkmaya başladı artık, her yer bana dar geliyor.”“Deme! Beni de sıkmaya başladı.”“İyi, ne düşünüyorsun?” “Bilmem ki, bir Medine’ye doğru gitsek mi?”