İçeriğe geç

Hazreti Halid, Hudeybiye anlaşması oluncaya kadar senelerce Allah Resûlü’nün hasmı ve baş düşmanıydı. Tarihçiler onu Arap ırkının yetiştirdiği mağlup olmaz insan diye anlatır. Bununla beraber Halid, Arap ırkının değil İslam’ın evladı ve İslam’ın yetiştirdiği insandır. O, Bedir’de Allah Resûlü’nün karşısına çıkmış, baş döndürücü bir cesaretle, korkunç bir vahşetle Müslümanlara saldırmış, hınçla da geriye dönmüştü. Uhud’da en kritik bir noktadan Müslümanlara arkadan hücum etmiş, pek çok zayiat vermiş, orada da yine muzaffer olarak Mekke-i Mükerreme’ye dönmüştü. Hendek vakasında Halid, yine Müslümanların karşısına çıkmış, ancak bu sefer bir şey yapma imkânı bulamamıştı. Nihayet Allah Resûlü, cihana sulh getiren, salâh getiren insan, Hudeybiye’de sulh anlaşmasını imzaladıktan sonra kâfirlerle müminlerin aralarındaki münasebetler gelişmeye başlamış, kâfirler biraz daha müminlerle rahat münasebet kurma, görüşme, anlaşma imkânlarına sahip olmuşlardı. Derken Müslümanların nurdan ve nuranîlikten ibaret güzellikleri onlara sirayet etmişti. Pek çoğu o cazibeye kapılmış, o şualara tutunmuş, şuânın menbaı olan Medine Güneşi’nin, Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanına gitmişti. Bu atmosfer içinde, Halid’i karanlık bir gecede, Mekke’yi maddî manevî zulmetin kapladığı, Kâbe’nin hürmetinin ayaklar altında çiğnendiği bir gecede sıkılmış, bunalmış olarak Mekke’nin dışında görürüz. İnsanlığı ölmemiş, sönmemiş bir kalb taşıyan herkes, küfrün karanlığı, küfrün dehşeti, küfrün sıkıcılığı karşısında kalben sıkılır, bir ferec, bir mahrec arar. Halid de bunun için Mekke’den çıkmış, karanlıkta meçhul bir istikamete doğru gidiyordu. Aman kimse görmesin diyordu. Belki utanıyor belki de önüne geçer, mâni olurlar diye düşünüyordu. Ne olur ne olmaz diyordu. Biliyordu ki, tek kurtuluş yolu, tek çare, kendisinden evvel göç eden insanların göç ettiği yere

282