Resûl-i Ekrem hiç inhiraf etmemiştir. Cenab-ı Hak, müşriklerin müracaatları neticesinde O’nun mülahaza ve mütalaasına imkân vermeden şöyle buyurmuştur:
ْوَ اصْ بِرْ نَفْسَ كَ مَعَ الَّذ۪ ينَ يَدْ عُونَ رَبَّهُم
“Habîb-i Zîşân’ım, Sen, sabah akşam seninle beraber Allah diyenlerle sabret.” (Kehf Sûresi, 18/28) Başkalarını bekleme. Onlar zengindir, güçlüdür, kuvvetlidir, işleri hallederler, deme. Sen, seninle beraber, günde beş defa Mabûd-u Mutlak’ın kapısını vuran o fakir, o zayıf zümreyle birlikte sabret. Cenab-ı Hak, böylece meseleyi Zât’ına dayandırmaktadır. O, bütün sebeplerle alâkasını kesti, anne-baba sebebinden, muhit-akraba sebebine kadar… Ondan, kuvvetli ellerin kendisine uzanmasına kadar… Ve sonra yığın yığın, çığ gibi sökün edip akmaya başladı, sonra seller oldu, sonra zemin sulandı ve yemyeşil bir nevbahar oldu. Allah Resûlü, cihanda bütün insanları idare edecek iplerin ucu elinde, Medine-i Tahire’de, minberinde, mihrabında oturuyordu. Bir taraftan da yığın yığın heyetler geliyordu. Kur’ân-ı Kerim’in, taş diye tasvir ettiği gönülsüzler türünden insanlar Medine kapısına kadar geliyor, Resûl-i Ekrem’in bezmine dehalet ediyor, tenevvür ediyor, kâmil insanlar olarak kabilelerine dönüyorlardı.Bu kalbleri taşlaşmış gönülsüzlerden Mekke’de pek çoktu. Mekke zaten taşlık ve kayalıktır, o devirdeki insanları da o kadar haşin, o kadar sertti, âdeta her biri birer taştı, birer kayaydı.Nice kimse vardı ki, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ikna metodunu kullanmadan, meselelerini henüz anlatmadan bile cazibeye kapılıyordu. Güneşin, çok uzaklardan bir kısım cisimleri çekip kendi etrafında döndürdüğü gibi, onlar da Allah Resûlü’nün etrafında pervane gibi pervaz ediyorlardı.