bir yeri haizdir. Allah Resûlü, Bedir ashâbı hakkında yapılan eleştiriler karşısında, “Ne biliyorsunuz, belki Bedir’de bulunanların bütün günahlarını Allah affedecektir?” buyurmuştur. Ebû’l-Yeser de bu kıymetlilerden biriydi. Her nasılsa bir gün nefsine uymuş ve bir hata etmişti. Bir bakış, bir öpme, bir lokma bazen insanı batırıverir. İnsanda bazı latifeler vardır ki bu küçücük şeylerden biriyle bir kere yıkıldı mı bir daha da doğrulamaz, Allah muhafaza buyursun. Kendini bulmuş mümin, bataklıkta geziyor gibi ayağını yere hassas basar. Esasında Ebû’l-Yeser hayatını bu hassasiyet içinde yaşamış, ama her nasılsa bu hâdisede bir anlık nefsine yenilivermiş; ne var ki bir müddet sonra içi içine sığmaz hâle gelmişti. Affedemiyordu kendisini. Gitti, gizlice Hazreti Ebû Bekir’in kapısını çaldı ve meseleyi ona anlattı. Dedi ki: “Ben böyle bir hata yaptım, ne olacak şimdi benim hâlim? Allah’tan başka kimse bilmiyor bunu.” Kendini bulmuş insanın gizlisi açığı birdir. Hazreti Ebû Bekir ona, bu meseleyi içinde tutmasını, kimseye anlatmamasını tavsiye etse de bu tavsiyeler onun kalbine su serpecek mahiyette değildi. Bu hususta kılı kırk yaracak âdil bir insana, Ömer’e gidip sorayım, diye karar verdi. Gitti, Ömer’in kapısını çaldı. Ondan da benzer tavsiyeleri işitti. Ömer de “Bu meseleyi kimseye açma, kendini rüsvay etme, Allah affeder.” diyordu. Ebû’l-Yeser şerefli bir sahabiydi ve Allah Resûlü’nün de sevdiklerindendi. O yine de kendisini affedemiyordu. Sonunda karar verdi, mescide gitti. Resûl-i Ekrem orada oturuyordu, yalnızdı, O’nun yanına sokuldu, yüzüne bakamıyordu. Derin bir kalb ızdırabı, derin bir tahassür içinde meseleyi O’na anlattı. Aradan dakikalar geçti. Allah Resûlü başı aşağıda hep sessiz duruyordu. Başını kaldırıp da ona iyi ya da kötü herhangi bir şey söylemedi. Ebû’l-Yeser’in içini bir ümitsizlik kaplamaya