Sahabideki anlayış bu idi. En can alıcı noktada, kılıcın sineye saplanacağı anda dahi akıllı ve dengeli hareket ederlerdi.Zübeyr b. Avvam, daha sekiz on yaşlarında iken Mekke’nin karanlık sokaklarında kılıcını çekip Resûl-i Ekrem’i kurtarmaya koşmuş bir sahabi idi. Bir köşe başında Allah Resûlü’yle karşılaşınca aralarında şöyle bir konuşma cereyan etmişti: – Yâ Resûlallah! İşittim ki Mekkeliler seni tutmuş, yakalamış ve şehit etmişler.– Ne yapacaktın ey Zübeyr? – Bu kılıcımla onları delik deşik edecektim.Bunları söyleyen Zübeyr b. Avvam, henüz on yaşına girmiş bir insandı.O, Resûl-i Ekrem’in başında hayatının sonuna kadar perdedâr olarak beklemiş sadık bir neferdi.Ordu bir yerlere sevk edileceği vakit, “Ordunun başına seni kumandan tayin edelim.” dediklerinde, “Vallahi ben Resûl-i Ekrem devrinde hep nefer olarak savaştım. Benim bu bezmimi bozmayın, böyle devam etsin istiyorum.” diyen bir insan…
İşte bu insan, bir gün Hazreti Ali’nin karşısına çıkmıştı. Hazreti Ali ile dayı-hala çocuklarıydılar. Ne var ki kılıcını çekmiş, onun karşısına çıkmıştı. Zira bir haksızlığa öfkelenmişti. Hazreti Ali ise kendine göre bir içtihatta bulunmuştu ve içtihadında da haklıydı. Bununla beraber Zübeyr efendimiz, o âna kadar onu haksız görüyordu. Kılıçlar kınından çıkmış ve insanı delik deşik etmeye hazır hâle gelmişti. Öfkeler alabildiğine kabarıktı. O esnada insan bir yola girdiğinde bir daha o yoldan geri dönüş zordu. Zübeyr b. Avvam da böyle bir atmosferde Hazreti Ali’nin karşısına çıkmıştı. Seyyidina Hazreti Ali vakarla onu yanına çağırdı. Büyük Safiyye’nin büyük oğlu, Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) iftihar ettiği halasının oğlu Zübeyr’e, “Halam oğlu gel, sana bir şey anlatayım!” dedi ve devam etti: