Hâtıb’ın imzası vardı. Mektup, Allah Resûlü’nün hedefinin Mekke olduğunu haber veriyordu. Mektubu gören Hazreti Ömer kılıcını sıyırdı ve “Bırak beni, şu münafığın boynunu vurayım, yâ Resûlallah!” dedi. Allah Resûlü, “Sabret yâ Ömer!” buyurdu.Hâtıb bunun üzerine dizleri üzerine doğruldu ve şöyle dedi: “Bana bir müsaade verin, anlatayım yâ Resûlallah! Mekke-i Mükerreme’yi fethe gidiyorsunuz. Orada çoluk çocuğum, evlad ü ıyalim var. Başkalarının orada akrabaları, yakınları, destekleri var. Ben ise sahipsiz tek başıma bir insanım. Orada çoluk çocuğumu koruyacak kimsem yoktur. Siz nasıl olsa orayı fethedeceksiniz. Ben böyle bir ihbarda bulundum ki benim çoluk çocuğumu da onlar himaye etsinler.” Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Hâtıb doğru söylüyor.” buyurdu.Hâtıb doğru söylüyordu ama bu söylediği “doğru” doğru değildi. Doğru olsaydı o mektubun Mekke’ye gitmesine Allah müsaade eder, Cibril haber vermezdi. Resûl-i Ekrem bu mevzuda kırgınlık izhar etmez, Ömer öfkelenmezdi.Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, yer var doğruyu söyleyeceksin yer de var ki söylemeyeceksin. Her söylediğin doğru olacak fakat bütün doğruları söyleme kararında olmayacaksın. İşte bu sırat-ı müstakimdir. Mümin doğru söyleyecek; her söylediği mutlaka doğru olacak fakat Kur’ân’da anlatılan bütün doğruları ille de sokağa, ayaklar altına dökmek Kur’ân’a karşı büyük bir saygısızlıktır. Bu, Ebû Lübâbe gibi kendini direğe bağlamaya mahkûm etmek demektir. Bu, sırât-ı mustakimin ifadesidir. Her yerde, her mahfilde önüne geldiği gibi doğruya tercüman olma ve meseleyi ayağa düşürme hatta bahsettiği doğrulara fiilen ve kalben zıt hareket ve davranışlar içinde bulunma bir nifak alâmeti, bir ikiyüzlülüktür.