söylemek geçmişti, fakat “en-Necâtu fi’s-sıdk” (Kurtuluş doğruluktadır.) hakikatine sadık kalmış ve doğruyu söylemişti. İşte burası doğru söylenilmesi gereken bir yerdi. Allah, doğruluğa nigâhbandı. Resûl-i Ekrem de o doğruyu söyleyen simanın doğru söylediğine âşina bulunuyordu. Zira doğruluğu onu kurtaracaktı. Vak’a şöyle gelişmişti:Allah Resûlü, Ka’b b. Mâlik’e niçin sefere katılmadığını sorduğunda onun cevabı şu oldu: “Hiçbir mazeretim yoktu yâ Resûlallah. Bugün dedim, yarın dedim, üzerime terettüp eden vazifeyi yapmadım. Bugünü yarına koydum, yarını öbür güne. Derken geriye kaldığıma şahit oldum ve gelemedim. Hiçbir mazeretim yoktu.”Allah Resûlü, bunun üzerine, “Evine git ve affına ferman çıkacağı âna kadar bekle!” buyurdu. Bu diyaloğun üzerinden elli gün kadar geçmişti. Ona bu zamanın her lahzası, her dakikası Cehennem gibi gelmişti. Âdeta bu zaman dilimi, zakkum içiyor gibi ciğerlerini parçalayacak kadar ıstıraplı geçmişti. Elli günlük bir zaman. Siz onu Ka’b b. Mâlik’e sorarsanız bin sene cehennemde kalmış gibi ıstırap çektiğini söyleyecektir. “Ağustos sıcağı, bağ bozumu, ailenin yanında kalma, çok basit mazeretlermiş bunlar. Ah keşke gitseydim, iştirak etseydim, onlarla bulunsaydım ve dönüp geriye gelseydim.” diyordu içinden ama iş işten geçmişti. İşin doğrusunu bütün içtenliğiyle anlatmıştı. Geçerli bir mazereti yoktu. Elli gün sonra beraatına ferman çıkmış, sema affını imzalamıştı. Âdeta sevinçten uçarcasına huzur-u Risalet-penahiye gelmişti. Sahabe-i kiramdan Hazreti Talha onu kucaklayıp tebrik edince kendisini her şeyden arınmış gibi hissetti. Resûl-i Ekrem kendisini tebrik edince o anki duygularını bize şöyle anlatır: “Ben hayatımda iki defa ciddi sevindim. Birisi Medine çocuklarının, Veda tepelerini aşıp da Medine’ye gelen Resûl-i Ekrem’i istikbal etmek için söyledikleri “Talaa’l-bedru