Bir başkası da söz konusu vak’ada Nebi’nin durumunu şöyle anlatıyordu. “Gözümün önünde canlanan bir Allah peygamberi var. Cemaati kendisine kötülük yaptı. Başını yardılar, dişini kırdılar. Kanlar içinde ellerini Yüceler Yücesi’ne kaldırdı ve şöyle diyordu:
َاَللَّهُمَّ اغْفِرْ لِقَوْ مِي فَإنَّهُمْ ااَلَ يَعْلَمُون
“Allah’ım, cemaatimi mağfiret eyle! Bunlar beni bilmiyorlar; bilseler yapmazlar.”40 Nitekim kendisi de öyle diyordu. Ne var ki birtakım endişeleri vardı. Peygamberin başı yarılır, dişi kırılırsa Allah bu cemaatin altını üstüne getirir.Allah’ım, diyordu Peygamber, bunlar beni bilmiyorlar; bilseler yapmazlar. Onu sıradan bir insan zannediyor, Ebû Talip’in, Abdülmuttalip’in yetimi, Abdullah’ın oğlu biliyorlardı. Keşke anlasalardı ki O, Allah’ın nazarında bir serfiraz, bilselerdi bir sultan. Bilseler yapmayacaklar. “Helâk etme Allah’ım, mağfiret et.” diyordu.Bu ne sabırdı! Başı yarıldığı, dişi kırıldığı zaman dahi dayanıyor, darılmıyor ve kırılmıyordu. Kur’ân, O’nun bu ahlâkını şöyle resmediyordu: ٍوَ اِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يم
“Ey şanı yüce peygamber! Kasem olsun ki Sen yüce bir ahlâk üzerine yaratıldın.” Bu kadar kötülüklerimize rağmen bizi terk etmedin. Hâlâ mescitlerimizde Seni anan, hâlâ Sana olan aşkıyla inleyen, hâlâ feryat eden, hâlâ kendisini heyecandan yere atan kimseler var. Demek ki kalplerimize taht kurdun, gönüllerimizi terk etmedin. Demek ki bizi bırakmadın.
Dipnotlar
- Buhârî, enbiyâ 54; Müslim, cihâd 104-105.