İçeriğe geç

beni dinler?” demeden, insanların içine dalmış ve hak ve hakikati neşretmiştir. Felaketleri göğüslemiş, musibetten doluya tutulmuş ve zaman zaman bulunduğu yer O’nu tehdit eder hâle gelmiş; fakat bu hususların hiçbirinde O, en ufak yılgınlık ifade eden bir şey göstermemiş, Rabbine karşı kullukta daima ciddi bir teslimiyet içinde, o kulluk vazifesini yerine getirmeye çalışmıştır. Resûl-i Ekrem, irşat ve tebliğin alabildiğine zor olduğu Kâbe’de kalabalık halkın arasında neşr-i hak yapıp hak ve hakikati tebliğ ederken etrafın tehdidini kâle almamış; daima Allah’a ciddi bir teslimiyet içinde bu vazifeyi yerine getirmeye çalışmıştır. Bu mevzuda katlandığı, maruz kaldığı yüzlerce olayı, Efendimiz’in yakınlarındakiler bize naklederler. Ben, burada sadece dayanma ve darılmama, yılgınlık göstermeme, gönül verilen şeyde sonuna kadar sebat etme hususunu aydınlatma maksadıyla bir iki tanesini arz edeceğim.Belli bir dönemde gözü dönmüş ve bakışı bulanık bir kısım kimseler, Resûl-i Ekrem’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) destek olmamış, O’nun yanında durmamışlardı. Yanında olmak şöyle dursun, pek çoğu karşısına çıkmış, bu büyük davada O’na kötülük yapmış, O’nu vazgeçirmek istemişti. Ama o ilahî meşcerelikte çiçekler ve güller açtıktan sonra onların da düşünceleri ve kanaatleri değişmiş, Resûl-i Ekrem’e itaat etmişlerdi.O dönemin şahitlerinden biri anlatıyor:“Ben Beytullah’ın yanında duruyordum. Bir vakar ve teslimiyet içinde Rabbisine kulluk yapmak üzere Resûl-i Ekrem Kâbe’nin dış duvarlarından içeriye girdi, Beytullah’a doğru yaklaştı. Ciddi bir tazim içinde Rabbisine secde etti, başını yere koydu, dua etti, yalvardı, yakardı. Kim bilir ne diyordu? Ama tanıdığımız kadarıyla herhâlde dediği şey “Ümmetî, ümmetî!” idi. Zira o, daha beşikte bile bunu diyor, insanlığı düşünüyordu. Mahşerde bunu diyeceğini Allah da kendisine bildirmişti. Biz, O’nu öyle tanıdık.

170