İçeriğe geç

süre içinde Şam önlerine gitti ve orada cepheden cepheye koşarken vefat etti. Bir başka kahraman da Ebû Hayseme idi. Efendimiz, ordusuyla birlikte Tebük Seferi’ne çıkmıştı. Mevsim yazdı, hava çok sıcak ve bunaltıcı idi. Meyveler olgunlaşmış, gölgelikler insanlara cazip gelmekteydi. Taif’ten yeni dönülmüştü. Mücahitler henüz yol yorgunluğunu üzerlerinden atamadan yeni bir sefere çıkmak zorunda kalmışlardı. Bir taraftan da münafıkların sefere çıkılmaması hususundaki propagandaları devam etmekteydi. Ebû Hayseme de işte bu atmosferden etkilenmiş, meseleyi biraz ağırdan almış, bugünü yarına, yarını ertesi güne koymuştu. Ordu sefere çıktıktan birkaç gün sonra bir öğle vakti Ebû Hayseme evine gitti. Bahçeden içeriye girdiğinde karşılaştığı manzara, taravet ve güzellik insanın aklını başından alacak mahiyetteydi. İki zevcesi, dinleneceği bir çardak hazırlamış, yanına da soğuk sular, tatlı meyveler, sevdiği yiyecekleri koymuşlardı. Doğrusu ailesiyle birlikte geçirdiği bu hayat Hayseme için çok cazipti. Ne var ki o, daha bahçeden içeriye girer girmez Resûl-i Ekrem’i hatırladı: “Allah Resûlü güneşin altında seferde! Ebû Hayseme, sen ise bağında, bahçende, yemeğin başında… Yaraşır mı bu sana!” Eşlerinin “İçeriye gir!” teklifini o, “Hayır!” diyerek reddetti ve “Resûl-i Ekrem orada, ben burada! Olmaz bu iş.” diyerek hemen yola koyuldu. Ta ötelerde, on günlük mesafede Resûl-i Ekrem Tebük suyunun başında oturmaktaydı. Birden Medine taraflarından bir toz bulutunun yükseldiği görüldü. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Kün Ebâ Hayseme.” (İnşallah bu gelen Ebû Hayseme’dir) buyurdu. Çünkü Ebû Hayseme’nin günah işlemesini istemiyordu. Zira cihattan geriye kalmak çok ciddi bir cürümdür. Ebû Hayseme devesinden iner inmez Allah Resûlü’ne koşup selam verdi. Allah Resûlü ona, “Neredeyse helâk olacaktın!” dedi. Sonra onu teselli etti, hakkında duada bulundu.

23