karşısında Hâris b. Hişam şöyle seslenmektedir: “Ey Bedir’de Resûl-i Ekrem’in önünde savaşanlar, Uhud’da kıyasıya mücadele edenler, Hudeybiye’de elini sıkanlar –ki kendisi yoktu bunların içinde– gelin bugün el ele tutalım ve söz verelim, şu yüce bayrağı düşürmeyelim.”Evet, o bayrak yere düşmedi, el değiştirdi ama yine de yere düşmedi. Eller kesilince bacaklarla taşındı, yine düşmedi. Bacaklar kesilince bütün bedenleriyle bayrağın üzerine abandılar, onu yine düşürmediler. Düşman bir adım ileri atılabildiyse de bu, ancak Hâris b. Hişam’ın cesedini çiğneyerek gerçekleşmiştir. Cihad kendileri için bu derece dert olmuştu. Mücadele aşkı onların içinde dinmeyen en büyük ideal idi. Allah yolunda mücadele etme aşkı uyarılmıştı içlerinde. O bayrağı taşıyanlardan biri de Bilal-i Habeşî idi. Seyyidina Ebû Bekir, bir gün Medine’de Cuma’da hutbeye çıkmıştı. Bilal-i Habeşî, daha evvel kendisine müracaat etmiş, cihat yapmak üzere Medine’den ayrılmak için kendisinden şöyle izin istemişti: “Ey Ebû Bekir, Medine’de durmaya zorlama beni! Resûl-i Ekrem’den sonra kimseye ezan okumak istemem.” Ebû Bekir’in cevabı ise şu olmuştu: “Ben de sensiz duramam. Biraz benim yanımda kal. Zira çok fazla ömrümün kaldığını tahmin etmiyorum. Sonra nereye istersen gidebilirsin.” Bilal, Hazreti Ebû Bekir’i kıramamıştı ama içi yanıyordu. Zira o, Resûl-i Ekrem hayattayken hep cihada gidiyordu. Hakkı anlatıyordu âfâk-ı âlemde. Kılıç kullanıyor, bayrak taşıyordu. Bugün ise Medine’ye hapsolmuştu, âdeta müezzinlik yapmaya mahkûm edilmek isteniyordu. Bir gün cemaat Cuma’da Hazreti Ebû Bekir’i dinlerken ayağa kalktı ve “Ey Ebû Bekir, beni nefsin için mi hürriyete kavuşturdun yoksa Allah için mi?” diye sordu. Ebû Bekir, “Yemin ederim ki ben seni Allah için hürriyete kavuşturdum.” diye cevap verdi. Bunun üzerine Bilal, “Öyleyse Allah aşkına bırak beni, ben cihat etmek istiyorum.” dedi. Ardından da kısa bir