İçeriğe geç

kendisini atıyor, “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlullah” diyordu.

İkrime, tâ Yemen’e kaçmıştı. Allah Resûlü’nün ordusu Mekke’ye girerken bile mukavemet göstermiş, birkaç kişinin ölümüne sebebiyet vermişti. Ebû Cehil’in oğlu, kaçmadan önce son cinayetlerini de işlemiş, öyle gitmişti. Bin bir tehlikeyi göze alan, kalbi imanla dolu hanımı, yaya olarak Yemen’e kadar gitmiş, kocasını ikna etmişti. “Gel şu merhamet ve af kaynağına dehalet et, gel Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) dehalet et. Gel şu raûf u rahîme sen de kovanı bir daldırıver.” demişti. Bundan sonraki kısmı İkrime şöyle anlatıyordu:“Eşim Ümmü Hakîm beni ikna etti, huzur-ı Risaletpenâhîye geldim ama o dakikaya kadar O’na karşı yaptığım şeyler sadece kötülükten ibaretti. Başımı kaldırıp da Resûlullah’ın yüzüne bakamadım. Hanımıma işaret ederek: “Ya Resûlallah, Senin kereminden bahsederek bu hanım geldi dedi ki beni de affetmişsin. Yani benim gibisi de affedilir mi?” dedim. Allah Resûlü: “Evet, ‘La ilahe illallah Muhammedun Resûlullah’ diyen herkes affedilmiştir.” diye cevap verdi.” İkrime, o dakikadan sonra başka bir İkrime olmuştu. Bu müsamaha ahlâkının tesiriyle bu atmosferin içine giren, onda eriyen, Muhammedî bir hüviyet kazanan yüzlerce, binlerce insan vardı. Bunlar öylesine samimiyetle bu davaya giriyorlardı ki, daha Fahr-i Kâinat Efendimiz’in vefatının üzerinden iki üç sene geçmemişti ki İkrime, Yermuk’ta, uğrunda öleceği sancağın altında savaşırken Yemame’de de aynı kahramanlığı gösteriyordu. O büyük soyluya yaraşır bir eda ile Bedir ve Uhud ashâbına seslenmiş, “Resûlullah’ın bayrağını düşürmeyelim.” demişti. Resûl-i Ekrem’in bayrağı yere düşmemişti, ancak İkrime’nin kolu kanadı kırılmıştı. Onu tanın-

135