İçeriğe geç

Sahabeden başlayarak günümüze kadar asırlar boyunca bütün büyükler bu meseleye sağlamlık kazandırmak, bu meseleyi değişmez hakikat hâline getirmek, insanların gönüllerinde, kalplerinde köklendirip sarsılmaz kılmak için lazım gelen her şeyi yaptılar. Önemli olan husus, müminin, kendine has hüviyetiyle görünebilmesi meselesi; yani ehl-i dalalet davranışları değil, mümince tavır sergileyebilmesidir. İnsanlar arasındaki münasebetlerinde onun bu yönünü ele almaya çalışacağız. Mümin, insanlarla olan münasebetlerinde de ciddi bir farklılık gösterir. Onun, üstün ve semavî bir anlayışı vardır. O anlayış ancak melekler arasında geçerlidir. Onu biz ilk defa imamımız ve rehberimiz Hazreti Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) öğrendik. Ardından bugüne kadar gelmiş binlerce müceddit ve müçtehidin içtihatlarıyla ve düşünceleriyle mesele öyle bir sağlamlık kazandı ki onun aksini düşünmek, kalbimizde aksine yer vermek bundan sonra bizim için mümkün olmayacaktır.

İnsanlarla münasebetlerimizi iyi tutacağız. Kalbimizde kinlere, nefretlere yer vermeyeceğiz. Kinin ve nefretin aksi rıfktır, hilmdir, yumuşak olmaktır. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyururlar ki:

َاِذَا اَحَبَّ اهللُ اَهْلَ بَيْتٍ اَدْخَلَ عَلَيْهِمُ الرِّفْق

“Allah (celle celâluhu) bir aileyi, bir topluluğu sevmeyi murat etti mi onların arasına rıfk koyar, şefkat koyar, mülayemet koyar, insanlık koyar, anlayış koyar ve rahatlık vaz’ eder.”32 Ve o topluluk, o aile rahat yaşar. Âişe-i Sıddîka (radıyallahu anhâ) öfkelendiği bir zamanda Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

130