Hazreti Bilal ve Enes gibi sahabiler anlatıyor:“Sonra Resûl-i Ekrem Beytullah’ın içine girdi. Resûlullah’ın yanında ancak iki kişi vardı. Orada iki rekât namaz kıldı. Beytullah’a âdeta ‘Ben geldim.’ diyor, o da O’na hoşâmedî ediyor, hoşgeldin diyordu.” Sonra o dolu insan, zengin insan, içi rahat insan, kine gönlünde yer vermeyen insan, re’fetin ve rıfkın insanı, ellerini kapının sövelerine koymuş, müşriklere şöyle sesleniyordu:
مَا تَقُولُونَ ومَا تَظُنُّونَ؟
“Ne diyorsunuz ve benden ne bekliyorsunuz.?”Müşriklerin hepsi, daha önce Hazreti Ali’den şöyle demeleri gerektiğini öğrenmişlerdi: ٍاَخٌ كَرِيمٌ وابْنُ عَمٍّ كَرِيم
“Sen kerim bir kardeş, kerim bir amcaoğlusun.”Sen son derece şerefli bir insansın. Senin bu şerefine karşı bizler uygunsuz şeyler yaptık. Ama sultana sultanlık, nitekim gedaya da gedalık yaraşır, diyorlardı. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem):
ُاِذْهَبُوا اَنْتُمُ الطُّلَقَاء
“Gidiniz, hepiniz serbestsiniz.” buyuruyordu.
َااَلَ تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْ م
“Bugün benden tevbih yoktur. Kimseyi kınama yoktur. Günahını yüzüne vurma yoktur. Eleştirme, didiştirme yoktur!” Bu ne müthiş bir af ilanıydı. Bu ne müthiş bir şefkatti. Bu nasıl bir rıfk idi. Bu şefkat ve re’fet atmosferi genişledikçe bu atmosferin içine giren herkes bundan müteessir oluyor ve huzur-u Risalet-penâhîye koşuyordu. Mekke fethedileceği âna kadar kılıcını elinden bırakmayan İkrime gibi kimseler dahi bu sese koşuyor, bu şefkatli kucağa