Üzülüyorum... Beyt-i Makdis çoktan işgal edildi. Beyt-i Makdis cemaatsizlikten dolayı küstü gitti. Beyt-i Makdis kendisine sahip çıkan gönül bulamadığı için elimizden kayıp gitti. Beyt-i Makdis bir mütevazinin eliyle Müslümanların eline geçmişti. İslam orduları sağda solda her gün bir fetih destanı yazıyordu. Seyyidina Hazreti Ömer, medeniyetin beşiği, Efendimiz’in köyü, bir bakıma Efendimiz’in beslendiği yer olan medeniyet Medine’sinde her gün etraftan gelen bu fetih destanlarını dinliyordu. Günün birinde Beyt-i Makdis’in fethedildiği haberi geldi. Fakat rahipler Beyt-i Makdis’in anahtarlarını fatihlere vermek istemiyorlardı. “Biz kitaplarımızda gördük, anahtarları vereceğimiz zatın evsafını biliyoruz. Biz o zatı görmeden, vallahi, Beyt-i Makdis’in, Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını kimseye veremeyiz.” diyorlardı. Bunun üzerine Seyyidina Hazreti Ömer bir deve kiralamış, yola çıkmıştı. Devrin halifesi, kiraladığı bu deveye yanındaki hizmetçisiyle dönüşümlü olarak bine bine Şam’a kadar azm-i râh ediyor. Ömer İslam’ı öyle iyi anlamıştı ki, Ömer’in yüzü o kadar yerde idi ki, Romalılar gibi saltanata müptela, debdebe ve alâyiş içinde yaşayan insanların elinden anahtarları almak için giden Hazreti Ömer, hizmetçisiyle dönüşümlü olarak bir deveye biniyordu. Mescid-i Aksa’ya yaklaşırken büyük kumandanlar; ayağının tozu, kumandanların başındaki taçlara sorguç olacak büyük kumandanlar, Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Amr b. Âs gibi büyük kumandanlar Hazreti Ömer’i karşılıyorlardı. Koca Ömer kâh paçalarını sıvıyor, devenin zimanından tutuyor, hizmetçisini bindiriyor, kâh kendisi biniyor ve Mescid-i Aksa’ya doğru adım adım yaklaşıyorlardı. Kumandanlardan biri cesaret edip merakla şöyle diyordu: “Ey Allah’ın peygamberinin halifesi! Romalılar debdebe ve alayişe müpteladırlar. Şehre girerken deveye sen binsen de devenin üzerinde seni,