İçeriğe geç

Diğer sistemler ‘hâkimiyet’ mevzuunu değişik şekilde ele alırlar. Bunlardan bazısı, hâkimiyeti monarşik sistemlerde olduğu gibi mutlak mânâda devlet reisine verir. Bazısı, aristokrasilerde olduğu gibi, hâkimiyeti belli bir zümrenin elinde görür. İşverenleri hâkimiyete en lâyık olarak değerlendirenler olduğu gibi, hâkimiyetin halka ve bilhassa proletarya ve işçi sınıfına ait bir hak olduğunu ileri sürenler de vardır.

Aslında, belli bir süre geçerli ve belli şartlara bağımlı olan bir hâkimiyet, gerçek anlamda hâkimiyet değildir. Süre bittiğinde veya onu hâkim hâle getiren faktörler ortadan kalktığında, hâkim olanlar bu defa da mahkûm olma durumuna düşebilirler.

Ayrıca, hâkim durumunda bulunan sınıfın, diğer sınıfların hak ve hürriyetlerine tecavüz etmesi de söz konusu olabilir. Hâkim hâle gelenlerin, daha önce karşısında mahkûm durumda bulunduğu insan veya zümrelerden intikam almaya çalışmaları hiç de az değildir. Evet, dün onlardaydı, şimdi de sıra bunlara gelmiştir. Böyleleri, daha önce kendilerine reva görülen muameleleri hasım saydıkları insanlara uygulayacak ve böylece kin ve nefretten yoğrulmuş mayalarının gereğini yapacaklardır. Tarih, bunun yüzlerce tekrarını görmüş ve insanlık, eğer İslâm’la hakikî insanlığa yükselmezse, kim bilir daha nice tekrarlarına şahit olacaktır.

Evet, tarihin şehadetiyle, bazı sınıflar insanlığın kaderi üzerinde zar atmış, onun hürriyet ve düşüncesiyle oynamış; milletin sarık, cübbe ve türbanıyla uğraşmışlardır.

Yine bu zümreler, şerare neşreden hâkimiyetlerini tesis ettikten sonra, minareler ve kiliselerin çan kuleleri onların sinesine kama gibi saplanmış; ‘Allah’ denilmesinden, Resûlullah’ın adının anılmasından, Kur’ân’ın okunmasından ve hatta mazi ve selef kokusundan, kısaca bütün mefâhirinden rahatsız olmuş ve kendileri gibi olmayanları durmadan rahatsız etmişlerdir.

212