السَّمَاء kelimesi سَمَا – يَسْمُو kökünden gelir. Mânâsını şu şekilde ifade etmişlerdir: كُلُّ مَا عَلَاكَ فَهُوَ سَمَاءٌ “Senin üzerinde, senden yukarıda olan her şey (izafi olarak, sana göre) ‘sema’dır.” Bu açıdan, yerin üstünde olması itibarıyla atmosfer, Dünya’nın fevkinde olması yönüyle Güneş sistemi ve Güneş sisteminin bağlı bulunduğu büyük galaksi de hep sema sayılır. Kur’ân’da semaya اَلسَّقْفُ الْمَرْفُوع (Tûr sûresi, 52/5) da denmiştir ki bu, “başımızın üzerine kaldırılmış yüksek, âlî tavan” demektir. وَجَعَلْنَا السَّمَاءَ سَقْفًا مَحْفُوظًا (Enbiyâ sûresi, 21/32) âyetinde ise, onun “korunmuş bir tavan” olduğu ifade edilmiştir. Bir hadiste ise, مَوْجٌ مَكْفُوفٌ1 şeklinde tarif edilmiştir ki bu ifade Risale-i Nur’da, “emvâcı karardâde olmuş bir deniz” şeklinde tercüme edilmektedir.[2] “Mekfûf”, “bütün kaynamaları, çalkalanmaları ve dalgaları dinmiş, sabit, karara ermiş, ahengini bulmuş ve Allah’ın astronomik nizamı muttarit kılması ile artık bir nizam ve intizam içine girmiş” demektir. Evet, sema, böylesine mevceleri dinmiş bir makro âlemin unvanıdır.
فِيهِ ظُلُمَاتٌ : Zulümât, zulmet kelimesinin çoğuludur. Zulüm ve zulümât aynı kökten gelir. Bir hadiste de bu ikisi beraber şöyle kullanılır: اَلظُّلْمُ ظُلُمَاتٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Zulüm, kıyamet günü zulümâttır (iç içe karanlıklar şeklinde zalimin karşısına çıkar).”[3] Bunlardan biri, haksızlık, başkalarının hukukunu çiğneme demektir; diğeri ise insanın basarında, basiretinde karanlık hâsıl eden bir keyfiyettir. Zulmün; haksızlık, kendine tanınan sınırları geçme, haddini tecavüz etme şeklindeki şer’î mânâsına mukabil zulmet, karanlığın ışığa galebe çalması, ışığın sınırlarını tecavüz etmesi gibi tekvinî bir mânâ ifade etmektedir.