Her şeyden evvel bir toplumda fitne ü fesat ve herc ü merc devam ettiği sürece ne şahsî ne ailevî ne de içtimaî huzurdan, sükûndan söz edilemez. Öyleyse ilk önce bu fitne ü fesadın izalesine çalışmak lazımdır ki, bu da her toplumda, söz ve hareketleriyle fesat çıkaranlara karşı “Zinhar fesat çıkarmayın ve toplumu birbirine düşürmeyin.” diyecek bir ıslahçılar grubunun bulunmasını gerektirmektedir. Gerçi, buna karşılık onlar da her devrin fesatçıları gibi hareket edecek, hiçbir müfsit “Ben müfsidim.” demez prensibiyle “Biz ifsatçı değiliz.” diyeceklerdir. Bu gerçeğe binaen hiç kimse kendini fesatçı görmeyeceğinden, mü’minlerin onlarla muamelelerinde bu hususu da nazara almalarında yarar var.
Sâniyen: Onların, إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ demeleri, bundan önceki âyette görüldüğü gibi yine fıtratlarındaki zikzakın bir sonucudur. Bu açıdan da âyetler arasında bir irtibat söz konusudur. Sibaka göre siyakın böyle olması gayet latif düşmektedir. Esasen o zavallılar fıtrat-ı selimeleri bozulduğu ve olumsuz bir fıtrat-ı sâniye iktisap ettikleri için, salahı fesat, fesadı da salah zannetmekte ve lehlerinde olan bir şeyi aleyhlerinde, aleyhlerinde olanı da lehlerinde görmektedirler. Evet onlar, gülistanı hâristan (dikenlik), nîrânı (cehennemleri) cinân (cennetler) şeklinde görmektedirler. Bu itibarla da en tatlı, en leziz şeyler onlar için acı ve acı verici; en acı ve acı verici şeyler de aksine en mütelezziz şeyler hâlinde görünmektedir. İşte bu bir fıtrat bozulmasıdır, ne var ki onlar bunun farkında bile değillerdir.