Evet, şimdilerde fırak-ı dâlle yetmiş iki bin demiştik ama fırkaların çokluğu bizi asla ümitsizliğe düşürmemelidir. Zira bu fırkalardan bazıları belki sadece on veya yirmi kişiden ibarettir. Ama, inşâallah, bir gün مَا أَنَا عَلَيْهِ وَأَصْحَابِي88“Ben ve ashabımın üzerinde olduğu yol…” sözüyle anlatılan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat fırka-i nâciyesi, diğer fırkalara karşı galebe çalacak ve Müslümanların kaderine o anlayış hâkim olacaktır. Bu anlayış belki ince ve dakik kelâmî meseleleri, Rasyonalizm’in oyunlarını, realitenin maddiyeye ait yönünü tam bilemez. Fakat onlar kitaplara saygılı olup müçtehitlerden duydukları şeylere itibar eder ve o ince kelâmî meseleler hakkında şöyle düşünürler: “Allah’ın sıfatları, O’nun Zât’ının ne aynıdır, ne gayrıdır. Allah’ın zâtî, fiilî ve vücûdî sıfatları vardır. Rabbimiz bu sıfatlarla muttasıftır. Biz, bunun ötesinde derinleşmeyi gulüv sayarız. Zira bu mesele ihtisas meselesidir. Bu türlü meselelerin teşrihatı da uzmanlarına düşer. Biz ana hatlarıyla bu meseleleri kabul eder, o konuda derinleşmeyi kelâm ilminde derinleşmiş insanlara bırakırız.”
Kendimiz hakkında da diyoruz ki, –inşâallah– fırka-i nâciyeyiz ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) çerçevelediği daire içindeyiz. Biz, Allah’ı isimleriyle biliyor, sıfatlarıyla muhat olarak tanıyor, Vacibu’l-Vücud’a Mevcud-u Meçhul diyoruz. مَـا عَرَفْنَـاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ89“Seni hakkıyla bilemedik.” rahle-i tedrisi karşısında dize geliyor, مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ90 “Sana hakkıyla ibadet edemedik.” sözüyle acmizi ifade ediyor, مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ“Sana hakkıyla şükredemedik.” sözüyle Allah’ın nimetleri karşısında o nimetlerin şükrünü eda edemediğimizi ilan ve itirafta bulunuyor, Allah ile aramızdaki münasebetin bu çizgiden ibaret olduğuna inanıyoruz.
87 Bkz.: Tirmizî, îmân 18; Ebû Dâvûd, sünnet 1; İbn Mâce, fiten 17.