İçeriğe geç

Hz. Ömer’e ait şöyle bir inceliğe daha şahit oluruz: Yaralandıktan sonra oğlu Abdullah’ı Hz. Âişe Validemize, hücre-i saadette İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Hz. Ebû Bekir’den (radıyallâhu anh) geriye kalan bir kişilik yere, –evet, dünyada iken hiç ayrılmadığı dostlarının yanına– defnedilebilmek üzere izin istemesi için gönderir. Bu esnada Hz. Ömer’in başı da, hiçbir zaman yanından ayırmadığı, Allah Resûlü’nün, ümmetin âlimi olarak tavsif ettiği, amcasının oğlu olan genç âlim İbn Abbas’ın dizindedir. Adım adım ölüme yaklaştığı bu esnada koca Ömer heyecan, merak ve menfi bir cevap alacağı endişesiyle, Hz. Âişe’den gelecek cevabı beklemektedir… Neden sonra Hz. Abdullah koşa koşa gelir ve Hz. Âişe Validemiz’in (radıyallâhu anhâ) büyük bir fedakârlık göstererek, “Esasen ben orayı kendime ayırmıştım, ama Ömer’i nefsime tercih ederim.” dediği müjdesini verir. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Allah’a şükür. En büyük arzum bu idi; o da oldu. Ama yine de ben öldükten sonra beni oraya götürün ve tekrar izin isteyin. Eğer izin verirse oraya gömün, vermezse Müslümanların mezarlığına gömün.”36 der.

Bu hâdisenin mevzuumuzla alâkalı olan yönü şudur: Hz. Ömer (radıyallâhu anh), oğlu Abdullah’ın (radıyallâhu anh) Hz. Âişe’den getireceği haberi endişe içinde beklerken ağlar ve kendinden geçer. İbn Abbas ise onu şu mealdeki sözlerle teselli etmeye çalışır:

42