Böylece her şeyi götürüp kendi düşünceleri, kendi anlayışları, kendi idrak ufuklarında mânâsızlaştırıyor ve koskoca bir dünyanın bahtını, ikbalini karartıyordu. Öyle ki gün geldi bir mübarek coğrafyada değer adına hiçbir şey kalmadı. Âkif’in ifadesiyle:
“ Harap iller; serilmiş hanümanlar; başsız ümmetler; … Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar; … Emek mahrumu günler fikr-i ferda bilmez akşamlar, Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum; Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.”
Bu yitik dünya ile alâkalı hicranlı birkaç söz de Alvar İmamı Efe Hazretlerinden:
“Bâd-i hazan esti bağlar bozuldu Gülistanda katmer güller kalmadı, Şecerler kırıldı, bağlar bozuldu, El atacak dahi dallar kalmadı.
Bozuldu dünyanın bağı bostanı, Zağ-ı siyah yaktı bu gülistanı; Bülbüller okusun dertli destanı, Elvan nakış nakış allar kalmadı,
Er olan eridi yağ gibi gitti Şirin erler zir-i turaba yattı; Sümbüller yerinde mugeylan bitti, Petekler söndü ballar kalmadı.”
Birkaç adım daha öteye giderseniz, Bayburtlu Zihni şu tasvirleriyle aynı hicranı seslendiriyor gibidir:
“Vardım ki yurdunu ayak göçürmüş Canan göçmüş ıssız kalmış otağı Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş, Sakiler meclisten kesmiş ayağı.”
Evet, mübarek bir coğrafyanın durumu işte bu idi.
İşin başlangıcında gafil durup gafil davranan bazı kimseler, sonra yakıp yıktıkları bir dünyanın külleri altında kalıp nedametle inlemişlerdir ama bunların hiçbir yararı yoktu.
“Kaza-i diyanet yerde süründü, Türk’ün ruhu zorla asi göründü, Hem Peygamberine hem Allah’ına.”
Artık el elden üzülmüş, yâr elden gitmişti; ne bağırıp çağırma ne de şuna-buna lânet yağdırma neticeyi değiştirmeyecekti.