Haktan, hürriyetten bahsetmek mümkün değildi. Hak da, hürriyet de sadece hükmedenlere ait özel bir imtiyazdı. Üst-üste baskıların yaşandığı böyle bir dönemde, olan genç nesillere oluyordu. Onlara, geçmişleri bütünüyle unutturuluyor, millî ve dinî değerleri tezyif ediliyor ve sistemli olarak kimliksizliğe itiliyorlardı. Kitleler Allah’tan koparılmış, ülkeden ülkeye farklılık arz etse de, bütün değerler alt üst olmuştu. Hem o kadar alt üst olmuştu ki, siz her zaman bir şahlanmanın, bir coşmanın, dünyaya kendinizi ifade etmenin heyecan ve mesajlarını aldığınız minarelerin başında artık ruh-u revân-ı Muhammedî şehbal açmıyordu.
Şair, ufukları kararan bazı ülkelerde özel durumu nazara alarak şu mısralarla inlemişti; bilemeyiz ama işin içinde bir inkisarın olduğu açıktı.
Izdırap şairinin ezanla alâkalı duyguları ise tam bir duadır.
Şehadetleri dinin temeli o ezanların sesi çok yerde kesilmiş; kesilmemiş görünenler de kısılmış ve bir kısım tâli’siz ülkelerde din u diyanet adına açılan ağızlara âdeta fermuar vurulmuştu. Doğruyu konuşmak, Hak’tan, Hakk’ın hukukundan bahis açmak cürm-ü meşhutluk bir konu hâline gelmişti. Cezası da ya zindan veya Sibirya türü bir yere sürgündü.
Dünyada din zayıflamış, kaba kuvvet temsilcileri ise güçlenmişlerdi. Kaba ve hoyrat küfür düşüncesi bu defa inkâr-ı ulûhiyet ve ateizm düşüncesiyle taarruzlar plânlıyor, kendilerinden başka kimseye hakk-ı hayat tanımıyor, bin senelik zengin mirası yakıyor-yıkıyor ve onun yerine kendi düşüncesinin o anlamsız âbidelerini ikame ediyordu.