Bizler de bu dünyada ağır bir imtihan altında bulunuyoruz. Öbür âlemi bütünüyle kazanma veya –hafizanallah– büyük bir kısmı itibarıyla her şeyi kaybetme gibi bir durumumuz söz konusu. Burada ancak sabredenler, yerini, tavrını hiç değiştirmeyenler ve bir örümcek gibi ağını kurup da aç sinelere iman şarabını içirmek için bekleyenler, Allah’ın tevfikiyle muvaffak olurlar. Bu mevzuda bütün ömrümüz de geçse –aslında bu müddet çok büyük bir müddet değildir– değer. Sözü lâl-ü güher olan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu uğurda yirmi üç sene her şeyiyle mücadele etmişti.
Hz. İbrahim’e gelince, –kim onun gibi olabilir ki!– bu açıdan onun hayatına göz atmakta fayda var: Hz. İbrahim, çok âh-vâh edip inleyen, çok şefkatli bir insandı.1 O, babasına: “Babacığım! Beni dinle, senin bilmediğin şeyleri biliyorum. Baba! Şeytana uyma, o seni yoldan çıkarır. Baba! Namazını kıl!” diyordu. Babası da “Git İbrahim! Benden uzak ol, uzun zaman gözüme görünme!” karşılığını veriyordu. İbrahim ardından gitti, yandı yakıldı; ona istiğfar edeceği vaadinde bulundu ve babası için istiğfar etti; ama Allah onun istiğfarını kabul etmedi. Efendimiz, Hz. İbrahim’in mahkeme-i kübrâda babası için yine intizarda iken, babasının onun yanına geleceğini, birden mesholup sureti değişmiş olarak ayaklarının dibine yıkılacağını ve onun da babasından alâkasını keseceğini bildirmektedir.2
Dipnotlar
- 1 Bkz.: Tevbe sûresi, 9/114.
- 2 Buhârî, enbiyâ 8; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 4/57.