Evet, böyle bir gaye-i hayal olmayınca veya değişik bağlantılar onu unutturduğunda o kimse benliğin tasmalı bir bendesi ve şeytanın da karîni hâline gelir. Allah (celle celâluhu), “Kim Rahmân’ın hikmetlerle dolu ders olarak gönderdiği Kur’ân’ı göz ardı ederse, Biz de ona bir şeytan sardırırız; artık o, ona arkadaş oluverir.”2 buyurmaktadır. Böyle bir kimse gözleri varken, görüleceği görmemiştir. Evet, bu bir teami yani görme yeteneğine sahip olduğu hâlde görememe demektir. Zaten âyette kişinin görememesi, يَعْشُ kelimesi ile anlatılmaktadır ki, bunun mânâsı, gözler görüyor olduğu hâlde muvakkaten görmeden uzaklaşması ve görmüyor olması demektir.
Biz, Allah’ın azametini, şeytanın hakkımızda nasıl tuzaklar çevirdiğini, içimizde nefsin onun hesabına nasıl çalıştığını, beşerî garîzelerimizin benlik çarkının tamamen şeytanın hesabına döndüğünü, hatta kuvve-i akliyemizin şeytan hesabına çalıştığını, kuvve-i gadabiyemizin, öfkemizin, kinimizin ve nefretimizin şeytan hesabına hareket ettiğini biliyoruz. İyi veya kötü bildiğimiz bütün bu şeylere rağmen, gidip şeytanın sahiline aborde oluyor ve orada demir atıyoruz. Bence âyette anlatılan husus da işte budur. Bu aslında bir teamidir, görebildiği hâlde görememektir.
Evet, bilerek yaptığımız bu işler şeytana teslim olma ve inkıyat etme demektir. Haddizatında insan unutmadığı hâlde unutma durumuna düşmekte, unutanlar gibi davranmakta ve hislerine mağlup olmaktadır. Böyle olunca da –hafizanallah– insan kendi benliğinin dışına çıkamamaktadır. Allah ile münasebeti olmayan bir benlikte de hayır yoktur. İşte böyle bir unutmaya da tenasi diyoruz.
Dipnotlar
- 2 Zuhruf sûresi, 43/36.