Meseleyi bu zaviyeden ele alınca, hayalde yüce bir gayenin olması gerektiği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Evet, insanın, şahsî ve içtimaî hayatı adına, kendine çok büyük şeyleri gaye-i hayal yapması oldukça önemlidir. Küçük hedeflere bağlı yaşayan veya bütün bütün hedefsiz olan bir kimse, hayalleri ölçüsünde bir insan olarak ömrünü geçirir, öyle ölür ve öteki hayatı da ona göre şekillenir. Netice itibarıyla hayal, insanda tam hedefini bulamayınca, vicdan daralacak, çok geniş olan âleme açık insanî ufuk kararacak ve o insan bütün bütün hodgamlaşacaktır.
Biraz daha açalım; bir insan, dünyayı veya sadece cismaniyete ait bir zevki ya da ikbal, makam ve mansıba müteallik hususları mefkûreleştirse, hayaline gaye yapsa ve bu yolda çalışıp çabalamaya dursa ve zamanla bunları elde etse de, o hiçbir zaman doymayacak beden ve cismaniyeti adına sürekli daha başka şeyler arayacaktır. Aklı, ruhu ve bütün hissiyatıyla yüksek mefkûrelere yöneleceği âna kadar da bir türlü doyma bilmeyecektir. Aksine eğer bu insan, Allah rızası deyip ona bağlansa, bu hedef, ancak O’nu bütün cihana duyurup tanıtmakla gerçekleşeceğine inanarak sürekli o nâmütenâhîye doğru yürüyebildiği takdirde benliğin anaforlarına kapılmaktan kurtulacak ve bütün cihanları istiab edecek bir vicdan vüs’atine ulaşacaktır. O âdeta daima uçacak, önünde yeni yeni perdelerin açıldığını müşâhede edecek, bu salih daire onda yeni şevkler uyaracak, duyduğu her şevkle daha farklı hamlelerde bulunacak ve her hamle onun önüne daha değişik ufuklar açacak ve kendini düşünmeyen bir küheylan gibi hep gayeler gayesine koşacaktır.