İçeriğe geç

Hakikat bu olduğu hâlde, ateist bir güruh, yayınları ve meseleye yaklaşımlarıyla, zaten “inançları” gereği Allah’ı hiç gündeme getirmezken, inananların pek çoğu da, tamamen tabiatperestlik zemininde, Allah’ı, sanki kâinatı yaratıp bırakmış, ona hiç müdahalesi olmayan, hatta sözü geçmeyen, fay hatlarının mahkûmu bir ilâh gibi takdim etti. Hâlbuki, kâinatta yeryüzü sadece bir zerreden ibarettir. Dün “atom” derken, bugün “zerre (partikül)” diyoruz. Yarın, belki esirin ispatıyla, ölçülemeyecek, laboratuvara sokulamayacak maddelere, anti maddelere inecek ve Allah’ın ilmi, kudreti ve icraatı önünde hayret ve hayranlıkla iki büklüm olacağız. İşte, Allah’ın kudreti karşısında, kâinatta, kâinatın büyüklüğüne nisbetle âdeta görünmez bir zerrecik olan yeryüzü nedir ki!? O, onda dilediği gibi tasarruf eder; fay hatlarını kırar, tekrar oluşturur, yeryüzünü bir başka şekle çevirir. İşte, her varlığın, her hâdisenin O’nun tasarrufunda olduğuna inanan insan, bilhassa felâketler karşısında, tecelli-i Ehadiyet’i duyacak ve daha bir içtenlikle O’na yönelecektir. Bu ölçüdeki bir Allah ve ahiret inancının kalblerde yıkılması, insanımızı ister istemez ümitsizliğe, yarınlarından endişeye ve hayatı mânâsız görmeye sevk etmektedir. Öyle ise, kalblerde Allah ve ahiret inancını yerleştirmeye ve bir yakîn hâline getirmeye ihtiyaç vardır. Ne yapılacaksa, bu konuda yapılmalıdır.

Bir yanda bu hatalar işlenirken, diğer yanda daha başka hatalar yapıldı. Hz. Musa (aleyhisselâm), bir kuraklık zamanında, kavmiyle yağmur duasına çıkar, fakat yağmur gelmez. Bunun üzerine, Allah’a yönelir ve bunun sebebini sorar. Cenâb-ı Allah (celle celâluhu), “Yâ Musa, içinizde bir günahkâr var, o yüzden yağmur vermedim.” der. Hz. Musa, onun kim olduğunu sorunca da, “Ben Settâr’ım, günahları örter, günahkârı açığa vurmam. Hepiniz tevbe edin.” buyurur.

6