İşte, kabz hâline giriftar olan her insan, aynen böyle düşünmeli ve demeli ki “Beni kıskıvrak yakalayan bu hâdiseler beni aşan bir kudret tarafından kullanılıyor ve ben bu oyunda sadece figüranlık yapıyorum.” Tabiî bu kadarla da kalmamalı, derhâl hâdiseleri o yöne sevk eden ve bütün varlık âleminin zimamını elinde tutan Zât’a dehalet edilmelidir.
Bu durum fert için böyle olduğu gibi toplumlar için de böyledir. Fert gibi yer yer toplum da bir demir pençe ile tutulup sıkıştırılır ki, bu da o toplumun kabz hâlidir. Bu hâlin bize ait yönü aslında 19. asra girerken başlamıştır. İflaslar birbirini takip etmiş ve bilhassa Tanzimat’tan sonra hep kazanma kuşağında kaybetmelerle karşı karşıya kalmışızdır. Dönüp O’na yönelmeyi gerçekleştiremediğimiz için de, kabz hâli uzun süre devam etmiştir. Müracaat yanlış kapılara yapılmış, medet başka yerlerde aranmıştır. Meselâ, bir dönemde Fransız hayranlığı, bir başka dönemde İngiliz meftûniyeti; öyle ki Babıâli’de İngiliz devleti için “Devlet-i Fahîmane” ifadesi bile kullanılmıştır. Bu, “Muhteşem, muazzam İngiliz devleti” demektir. Devletin ruhuna musallat bu kompleks, teker teker fertlere de sirayet etmiş.. her iki kesim de bundan nasibini almış ve sarsıntılar yaşamıştır.