İçeriğe geç

Tarihî tekerrürler içinde nice defalar görülmüştür ki, Cenâb-ı Hakk’ın insanları sıktığı, sıkıştırdığı, preslediği dönemler, çok defa insanlık için yeni ufuklara açılmanın mebdei olmuştur. Esasen bu durum fert planında da böyledir, cemiyet planında da. Yani ferdî sıkıntıların doruk noktaya ulaşması, bir bakıma kurtuluş anının çok yaklaştığını gösterdiği gibi, içtimaî sıkıntıların azgınlaşması da her zaman toplumu bilemiş ve onu yeni ufuklara yönlendirmiştir. Bunları düşünürken hemen hatırımıza İmam Sühreverdî’nin, geceye hitaben söylediği şu sözleri gelmektedir: “Karar karara bildiğin kadar. Çünkü kararmanın son noktası aydınlığa çıkmanın başlangıcıdır!”4

Ayrıca, normo âlemin sultan-ı mümtazı insanla makro âlem arasında her zaman ayniyete yakın bir misliyet söz konusudur. Onun için isterseniz, önce meseleye, bir mukayese imkânı vermesi bakımından fertten başlayalım. Fertlerin inşirah hâllerini bazen vicdanî ve ruhî kabzlar takip eder. Bazen de durum döner, bunun tam aksine olur. Kabz, sıkıştırılma demektir. Kılıcın parmaklarla sıkıştırılan yerine de bu sebeple “kabza” denir. Evet kabz, bilinmeyen bir el tarafından kıskıvrak yakalanmanın adıdır. Zaten bu kelime tasavvuf terminolojisine de daha ziyade bu mânâsıyla girmiştir.

Bazen kabz hâlleri, ferdin bir kısım günahlarından, gafletinden kaynaklanır. İnsan evvelâ kendini coşkun bir iklime salar.. biraz çakırkeyf yaşar; buna ceza olarak da hemen arkasından kabz hâline giriftar olur. Belki de böyle bir hâle girmeyi ruh istemektedir. Çünkü rahat ve rehavetin fazlası ruhta sıkıntı meydana getirir. Dolayısıyla ruh, çok defa maddeden kaynaklanan coşkunluklardan sıkılır. Zira o, daha ziyade öbür âlem adına metafizik gerilim içinde bulunmayı arzular.

3