Hatta değişik dönemlerde yer yer imamet ve hilâfet âdeta saltanat hâlini almıştır ama, pek azı müstesna, bu mükemmel temsilciler, imameti saltanat seviyesinde temsil edenler, kat’iyen kalblerini, kafalarını saltanata kaptırmamışlardır. Tarık’tan Kanuni’ye uzanan çizgide bu hep böyle olmuştur. Tarık, Toleytola’da, kralın hazinelerine ayağını basarak kendi kendine: “Evvelki gün bir köleydin, dün bir kumandan, bugün de bir fatihsin; unutma yarın toprağın altına gireceksin!” deyip yüzünü yere koyarken ve Kanuni, Viyana’dan döndüğünde, kemal-i samimiyetle: “İçime az gurur geldi, bugün yatağımı dehlize serin!” derken hep bu ruhu terennüm ediyorlardı.
Böylesine hazm-i nefs eden bu insanların en büyük oldukları zamanlarda bile tevazu kanatlarını yerlere kadar indirmeleri gösteriyor ki, bizde sıkça bu semavî büyüklükler yaşanmış.. ve gerçekten her şey dinin ruhuna uygun cereyan etmiş ve bütünüyle hayat bu duyguya tâbi kılınmıştır. Ama bazen, Emevilerin de Abbasilerin de Karahanlıların da İlhanlıların da Harzemlilerin de Selçukluların da Osmanlıların da içlerinde melikliği ve saltanat sürmeyi Allah’ın rızasının önüne geçiren idareciler zuhur etmiştir. Allah bizim de onların da taksiratını affetsin!
Ne var ki, bu istisnalarla o altın devletleri karalamak insafsızlıktır. Ve zaten böyle bir şey yapmamız bizim için caiz de değildir. Çünkü Kur’ân bize geçmişlerimizi hayır dua ile yâd etmemizi öğütlemektedir.
Hem o dönemlerde yaşanan saltanat, tam bir meliklik de değildir. Sadece i’lâ-yı kelimetullah uğruna bir sancak açmak, kibir ve gururla burnunu diken düşmanlara karşı sadaka cinsinden gururlu ve kibirli davranmak idi ki, din böyle bir davranışı istihsan eder.