Zaten, kendilerini insanlığın ihyasına adamış bu ba’sü ba’de’l-mevt kahramanları, Allah’ın onlara ihsan ettiği kabiliyetleri bu mefkurelerini ikâme etme istikametinde son santimine kadar kullanır ve insanların mânen ölmemesi için onlara sürekli hayat suyu içirme gayretinde bulunurlar. Muhataplarına susuzluk çektirmemek, onları aç bırakmamak ve böylece yürüdükleri yolda temâdîyi sağlamak için çırpınır durur; hem azık tedarik etmek hem de yol arkadaşlarını muhtemel tehlikelere karşı hazırlamak için uğraşıp didinirler. Kendileri ilk günkü azim ve kararlılıkla yollarına devam ettikleri gibi, aynı kaderi paylaştıkları insanların da rehabilitasyonlarını sağlamaya çalışırlar. Öyle ki, bir gün gelir hem onlar hem de onların elinden hayat yudumlayanlar, gökler şâk şâk olup başlarından aşağı dökülse, yer yarılıp hepsini yutacak hale gelse ve bütün insanlar toplanıp üzerlerine yürüse de davalarından dönmezler, döndürülemezler. Boykotlara, işkencelere ve tehcirlere maruz bırakılan, bin türlü işkenceyle şehit edilen Ashab-ı Kiram efendilerimiz dönmedikleri gibi onlar da dönmezler. Göz ucuyla da olsa arkaya bakmayı bile döneklik sayarlar ve dönekliği de dine ihanet kabul ederler.
Yermük’te bozguna uğrayıp kaçan Roma İmparatorluğu’nun askerleri, imparatorun karşısına çıktıkları zaman, ordu komutanı şöyle dert yanar; “Efendimiz! Bu adamlarla savaşmak mümkün değil. Biz ölümden ne kadar kaçıyorsak onlar da o kadar ölüme doğru koşuyorlar. Ölümden kaçanlar ölüme doğru koşanlarla nasıl savaşsın ki?!” der. Evet, ilkler hayatı nasıl istihkar etmiş ve ölüme gülerek gitmişlerse, her devrin diriliş erleri de aynı ölçüde fedakâr, hasbî ve korkusuzdurlar. Onların ölümden korkma gibi bir zaafları yoktur; yaşama tutkusu, rahat etme arzusu ve yuva düşkünlüğü gibi virüsler onların kalblerine girememiştir.
Şu kadar var ki, ilklerinkinden farklı olarak, onların mesul olduğu mücahede, savaş meydanlarında ölüme yürüme değil, ellerindeki iman tulumbacıklarıyla inançsızlık yangınlarını söndürmek için ölesiye koşma şeklinde bir vazifedir. Hızır gibi, İlyas gibi diyar diyar dolaşıp başkalarına hayat üflemek ve gezdikleri her yerin yeşermesini sağlamaktır. Nesriyle, nazmıyla edebiyatımızda yer alan “Oraya Hızır seccadesini sermiş” ifadesindeki nükteye bağlı olarak, uğradıkları yerlerde bir dirilişin başlamasını temin etmektir.