İçeriğe geç

Ey Kalbleri Evirip Çeviren Allah’ım!

İşte, o perde bir kere gerildi ve ilahî tecelliler kesildi mi, artık insan iman ile küfür arasındaki uçurumu farkedemez hale düşebilir. Nitekim, Hazreti Enes (radıyallahu anh), Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e, “Ya Rasûlallah, biz Sana ve Senin getirdiğin bütün hakikatlere iman ettik; buna rağmen hâlâ bizim hakkımızda endişelerin var mı, akıbetimizden korkuyor musun?” dediğinde, Şefkat Peygamberi’nin cevabı şöyle olmuştur: “Evet, çok korkuyorum; zira, kalbler Rahman’ın iki (kudret) parmağı arasındadır; O, onları dilediği gibi yönlendirebilir.”

Evet, günah ve isyanlar neticesinde insanın kalbinin kararması ve gönlün Zat-ı Uluhiyetten gelen tecellilere karşı kapanması çok kötü bir akıbettir. Bu akıbetin fenalığını idrak edebilen bir kulun ürpermemesi, tir tir titrememesi ve o kötü sona dûçar olmamak için Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakarmaması mümkün değildir. Kâinatın Efendisi’nin hemen her dua edişinde “Allahümme yâ mukallibe’l-kulûb, sebbit kalbî alâ dînike – Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi dininde sabitleyip perçinle.” yakarışına da yer vermesi bu idrakten olsa gerektir.

Aslında, Masum Nebi (aleyhissalâtü vesselam) kendi kalbinin hak din üzere sabit olması için bu şekilde dua ediyorsa ve Allah’ın rızasına mazhar oldukları ayât-ü beyyinâtla müjdelenen Ashab-ı güzîn hakkında bile endişesini dile getiriyorsa, bizim de kendi akıbetimizden çok korkmamız icap eder. Allah korusun, biz de her an bir hüsuf ya da küsuf yaşayabiliriz; ayın veya güneşin tutulduğu gibi bazı günahlar da kalbimiz ile ışık kaynağımızın arasına girip bizi karanlıkta bırakabilir. Tercih edeceğimiz şeyi iyi tesbit edemeyebiliriz; dünya araya girebilir, makam-mansıp sevdası perde olabilir, şan u şöhret tutkusu hakikatleri görmemizi engelleyebilir; bencillik, tenperverlik, haneperestlik, yuvaya düşkünlük ve mücâhedenin ağırlığından kaçma gibi hastalıklar bizi tutunduğumuz sapasağlam kulptan koparabilir. Bir kere kopanın da tekrar dönüp ona tutunması çok zordur; öyle birinin ömür boyu bir kopuk olarak yaşaması kuvvetle muhtemeldir ve bu konuda da kimsenin te minatı yoktur.

İşte, bütün bu mülahazalardan dolayı olsa gerek, geçenlerde misafirimiz olan muhterem bir hocamız sabah namazı kıldırırken “va’lemû ennellâhe yehûlü beynel-mer’i ve kalbihî” ayetine gelince çok doldu ve ağladı. O zatın, ayetin manasını öyle derince duyuşu ve duygulanışı benim de rikkatime dokundu. Hafizanallah, biz de bir çeşit haylûlete mâruz kalabiliriz. Bir yerde başımız dönebilir, ayağımız tökezleyebilir ve düşebiliriz. Öyleyse, daha fırsat varken, hâlâ yaşıyorken ve –inşaallah– kalbimizle aramız henüz açılmamışken, gönlümüzü ihya edecek ve bizi ebedî hayata yükseltecek olan dinimizin çağrısına ve i’la-yı kelimetullah davasına gönül vermeliyiz; faydalı ilim ve salih amele davet edildiğimizde hemen koşmalıyız. Bunama, delirme, kayma, yüzüstü kapaklanma ve bakış inhirafına düşme gibi engeller önümüze çıkmadan ya da ölüm gelip çatmadan ilahî davete bütün ruh u canımızla icâbet etmeliyiz.. ve unutmamalıyız ki, Allah kalblere nigehbândır, her türlü duygu ve düşünceden haberdârdır; bizim icâbetimizin gönülden olup olmadığını da bilmektedir. Dahası, “Hepiniz O’nun huzurunda toplanacaksınız” ihtarı da bize her şeyin ayan beyan ortaya döküleceği bir günü hatırlatmakta ve bizi samimi olmaya, tam inanmaya ve o dehşetli gün için hazırlık yapmaya çağırmaktadır.

231