İşte, böyle bir düşünce hakperestliğin ifadesidir. Bu mevzuda gösterilen alınganlıklar ise, hep bencillikten kaynaklanır. “Görülmedim, gözetilmedim, takdir edilmedim, kıymetim bilinmedi...” şeklindeki mülahazalar nefsin ve enaniyetin hırıltılarıdır. Böyle bencil kimselere önemli vazifeler yüklemek kat’iyen doğru değildir; zira, bencillerin isabetli karar vermeleri imkan haricindedir. Onlar isabetli karar veremezler; çünkü, onların Hak’la münasebetleri yoktur, varsa da çok zayıftır; vicdanları duru değildir, his dünyaları bulanıktır. Dolayısıyla, onlar bulundukları yerde hak ve hakikatin temsilcileri olamaz, sürekli kendi hevâ ve heveslerini seslendirirler; herhangi bir seviyedeki riyâseti halka ve hakka hizmet vesilesi yapacaklarına daha yukarılara tırmanmak için bir basamak olarak kullanırlar.
Yüz Elimiz de Olsa...
Mevzuyla alakalı bir hususa daha değinmek istiyorum: Evet, siyaset sahnesinde rol almak ve idarecilik yapmak da toplum hayatı açısından lazımdır; bazı kimselerin devlet idaresinde söz sahibi olmaları, milletvekilliği, bakanlık, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmaları içtimaî bir ihtiyaçtır. Fakat, şayet siz kendinizi iman ve Kur’ân hizmetine adadığınızı söylüyorsanız ve zihninizi, hissinizi, aklınızı, mantığınızı dağıtmadan garazsız-ivazsız kulluk yapmak istiyorsanız, böyle bir tercihte bulunduktan sonra artık siyasete ve dünyevî makamlara teveccüh edemezsiniz. Edemezsiniz, zira, siz şu zamanda en büyük tehlikenin, kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesi olduğuna inanmışsınız; bütün himmetinizi kalblerin ıslahına teksif ederek bu tehlikeye karşı koymaya kendi kendinize söz vermişsiniz. Öyleyse, o resmî vazifeleri kim yaparsa yapsın, kim hangi makamı temsil ederse etsin, o konuda kimseyi hafife almaz ve kınamazsınız; herkesin buradaki niyetine ve amellerine göre ötede mükâfatını alacağına ya da cezasını çekeceğine inanır ve hükmü Cenâb-ı Ahkemü’l-hâkimîn’e bırakırsınız. Bununla beraber, siz yürüdüğünüz i’lâ-yı kelimetullah yolunda rıza-yı ilahîden başka hiçbir şeye evvelen ve bizzat yönelemez, sizi asıl vazifenizden koparacak hiçbir şeye dilbeste olamazsınız.
Bu hususa dikkat çeken Nur müellifi, “İki elimiz var; eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir.” demiştir. Evet, iman ve Kur’ân davasına gönül vermişseniz, yüz tane eliniz de olsa, kendi vazifenize ancak kifayet edeceğine inanır ve vazifeniz haricinde herhangi bir garaz taşımayı büyük bir aldanmışlık sayarsınız. Çünkü, i’la-yı kelimetullah başka hiçbir işi düşünmeye fırsat vermeyecek kadar büyük ve ağır sorumluluklar yükler insanın omuzuna. Bu yolda ondan başka şeyler düşünen insan himmetini dağıtmış olur. Himmetini dağıtan insan da, iki şeyde birden başarılı olamaz. “Bir koltukta iki karpuz taşınmaz” atasözü bu hakikati ne de güzel ifade eder!..