İçeriğe geç

Riyâset, Hak İddia Etmeyenindir!..

Evet, Allah Rasûlü’nün bu vefalı dostları hiçbir zaman emirliği düşünmemiş ve riyâset sevdasına asla düşmemişlerdi. Öyle ki, İbn-i Sa’d ve İbn Esîr gibi müelliflerin naklettiklerine göre, Ebû Bekir efendimiz, halife seçildikten üç gün sonra kürsüye çıkmış ve “Ey insanlar! Hilafeti kabul edişim, sizi yönetmeye aşırı istekli olmamdan değildi; bozgunculuktan ve ihtilaflardan korkmuştum. Şimdi ise, işi size bırakıyorum, istediğinizi başınıza getirebilirsiniz!” diye hitap etmişti. İnsanlar hep bir ağızdan “Biz sana biat ettik, seni bırakmayız!” deseler de, Hazreti Sıddık daha sonra da birkaç defa minbere çıkıp bu görevi kabul etmediğini bildirmiş; yerine başka birisini seçmelerini istemiş ve ısrarlar sonrasında vazifeyi mecburen üstlenmişti. Zaten, sadâkat burcunun kahramanı olan o zattan, başka türlü bir davranış da beklenemezdi. Zira o, Rasûl-ü Ekrem efendimizin riyâset konusundaki îkazlarını pek iyi biliyordu.

Nitekim, Ebû Zerr (radıyallahu anh) “Yâ Rasûlallah! Beni bir göreve tayin etmez misin?” diyerek idarecilik isteyince, Sevgili Peygamberimiz, mübarek ellerini onun omuzuna koyarak şöyle buyurmuştu: “Ebû Zerr! Sen zayıfsın, bu vazifeyi kaldıramazsın. Oysa, vazife bir emanettir ve kıyamet gününde rüsvaylık sebebidir.”

Bir başka defasında, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Abdurrahman b. Semüre’ye (radıyallahu anh) hitaben, “Ey Abdurrahman! Baş olmayı isteme; eğer isteğin üzerine o görev sana verilirse, onunla başbaşa bırakılırsın. Şâyet sen istemeden sana verilirse, o işte ilâhî yardım görürsün.” demişti.

Cevdet Paşa’nın, “Kısas-ı Enbiyâ”da temas ettiği üzere, riyâset mevzuundaki bu nebevî uyarıları duyup dinleyen Hazreti Ebû Bekir (Allah’ın rıza ve rıdvanı onun üzerine olsun), onları Hazreti Ali’ye de hatırlatmış ve mevzuyla alakalı şu ölçüyü dile getirmişti: “Vazife onundur ki, o ‘benim değildir’ der. Onun değildir ki, o, vazifeye ehil olduğunu iddia eder.”

8