Gerçi, idarecilik de toplum hayatı açısından zarurîdir; bazı kimselerin önde bulunmaları, insanları hayra sevketmeleri, beşerî münasebetleri düzenleyip halkın nizam ve intizamını sağlamaları lazımdır. Tabiî ki, bir köy muhtarsız, bir kasaba kaymakamsız, bir il valisiz ve bir devlet başkansız olmaz. Bu açıdan, en küçük bir topluluğu idare etmekten dünya devletler muvazenesini sağlamaya kadar her sahada reislerin, başkanların, idarecilerin olması şarttır. Şu kadar var ki, bu zarureti kabul etme ve işi ehline vererek onun gereğini yerine getirme başka bir meseledir, insanın kendisini bazı mevkilere ehil görmesi ve onu elde etmek için yanıp tutuşması çok daha başka bir meseledir. Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Şu emirlik (idarecilik) hususunda insanların en hayırlıları, idareci olmazdan evvel idareciliği pek fena gören ve onu hiç arzu etmeyen kimselerdir.” buyurmuştur. Bu itibarla, insan riyâseti bir zaruret olarak kabul etse bile, şahsı adına onu hiç istememeli, bu konuda çok hakperest davranarak meseleyi emin ellere teslim etme gayreti içinde bulunmalıdır.
İmametin Kureyş’e Ait Oluşu
İstidradî olarak ifade edecek olursak; Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer başta olmak üzere bazı sahabe efendilerimiz, halifenin, Mekke’deki topluluğun ceddi kabul edilen Kureyş kabilesinden seçilmesini istemiş ve bu konuda ısrarcı davranmışlardı ama onların bu talebi kat’iyen kendi şahıslarıyla alakalı değildi. Kureyş üzerindeki ısrarları hem “İmamet Kureyş’tedir” hadis-i şerifine bağlı bir mülahazaydı, hem de Kureyş’in bilinen, kabul edilen ve güvenilen bir kavim olmasından dolayıydı. Mekkeliler, ticaret için yazın kuzey tarafına, Şam’a gidiyor; kışın da güneye doğru, Yemen’e kervanlar düzenliyorlardı. O koca coğrafyada hemen her kabile ile münasebetler tesis ediyorlardı. Kâbe’ye hizmet ettikleri için de diğer Araplar onlara hususî saygı duyuyorlardı. Fil hadisesinden sonra bu güven ve saygı daha da artmıştı. Bunlar ufukları açık insanlardı; güzel konuşma kabiliyetlerini ve şiire olan istidatlarını vicahî kültürle iyice beslemiş ve birer entelektüel haline gelmişlerdi. Dolayısıyla, Şam, Yemen ve Kahire halkları başta olmak üzere bölgedeki herkes Kureyş’i iyi tanıyor ve onları kabule açık duruyordu. Daha çok çiftçilikle iştigal eden ve ziyadesiyle içe dönük yaşayan Ensar ise, diğer topluluklarla çok fazla münasebete geçmemişlerdi ve Mekkelilere nazaran çok az tanınıyorlardı.