Bu açıdan da, Ehlullah’a göre, siyasetin içinde bulunanlar arasında müslümanlığı dörtte dörtlük yaşamayı ancak başta Râşid halifeler olmak üzere çok az insan başarabilmiştir. Bu denge kahramanları, riyâsetle beraber kalbî ve ruhî hayatın gereklerini de gözetmiş; dünyevî işlerde dehayı bütün buudlarıyla temsil ederken ahiret hayatını nazar-ı itibara almayı da ihmal etmemişlerdir. Aklın yanında kalbe de değer vermiş; hisle beraber muhâkemeyi de değerlendirmişlerdir. Bir gözleriyle bu dünyaya bakmışlarsa bile, diğer gözleriyle de hep ahirete müteveccih yaşamışlardır.
İşte, bu ölçüde istikamet üzere olmak herkese müyesser değildir. Çünkü, idare ile alâkalı işler kısmen de olsa insanı dağıtır ve onun kulluğundaki mükemmelliğe dokunur. Riyâset tutkusu, en sağlam kimseleri bile aşındırır, karakter kırılmalarına sebebiyet verir. Öyle hırslı bir şekilde baş olma arzusu içinde bulunan kimse, hırsla üzerinde durulması gerekli olan çok önemli mevzularda dağınıklığa düşer.
Bu açıdan, akıl, kalb ve his selametiyle kalmanın ve dağılmamanın tek yolu, idareciliği ve önde bulunmayı vazife şuuruyla ele almaya, onu mesuliyeti büyük bir emanet olarak görmeye ve riyâset mevzuunda istekli olmaktan, arzu izhar etmekten uzak durmaya bağlıdır. Ara sıra, başka mülahazalar buğu buğu gelip zihni ve hayali saracak olsa, hemen seccadeye koşup “Allah’ım, bağışla beni; boş hülyalara daldım, özür dilerim. Ben Seninim ve Sana döneceğim. Gerektiğinde her şeyimi al ama beni Sensiz etme!” diyerek sadece Allah’ın rızasına talip olmaya, aklı, kalbi ve hissi bütünüyle Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğuna tevcih etmeye vâbestedir.
Hizmet Erlerinin Riyâsetle İmtihanı
Diğer taraftan, riyâset dediğimiz mesele sadece cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, bakanlık ya da herhangi bir seviyedeki resmî idarecilikle sınırlı değildir. Önde olma ve başı tutma isteği, bazen “abilik” unvanı altında da kendini hissettirir; kimi zaman “kıdem” itibariyle önde gelme ve turnikeye önce girmiş olma ambalajıyla da insanı esir edebilir; bazen de bir yönetim kurulunda söz sahibi olma ya da onun başında bulunma isteği şeklinde gönüllere girebilir. İşte, bu türlü duygular da, insanın ruh dünyasında tesir icrâ eder; kalbe yerleştiği ölçüde de onu bütün bütün baskı altına alır. Hep sözünün dinlenmesini arzu eden ve baş olmayı isteyen bir insan, iman ve Kur’ân hizmeti dairesinde de olsa, bazı hakları çiğneyebilir, bir kısım hakikatları gözardı edebilir, kimi haklara karşı saygısızlıkta bulunabilir ve kendi haksızlıklarını hak gibi görebilir.