mazhariyetlerini yarınki dolu dolu mükâfatların avansı gibi değerlendirir, verilenleri verileceklerin referansı sayar; şevkinin içinden iştiyak-ı kudsîye yürür, hüznünü içli bir ilticaya çevirir ve kanatlanırdı derin bir iman ve ümitle rahmet-i Rahmân ufkuna doğru... Böyle birisinde ezkaza, ara sıra nefsanî heyecanlar kabarıp köpürse de söndürürdü bu fanî mülâhazaları ötelerin sermedî ışık tufanlarıyla; Firdevslere döndürürdü görülüp duyulan, hayallerde canlanarak gelip tasavvurlara çarpan bütün kirli ve sevimsiz hülyaları.
Bizim dünyamızda edebiyat, bütün bu güzelliklerin sözle ve yazıyla ifade edilmesi şeklinde algılanmıştır. Uzun zaman destanlar bu desene göre örgülenmiş; masallar bu anlayışa bağlı hülyaların bağrında boy atıp gelişmiş; hikâye ve roman türü şeyler hakikatle şöyle böyle irtibatlarını koruyarak gün yüzüne çıkmış ve gelişmiş; ister halk ifade tarzı ister elit üslûbuyla olsun asırlar ve asırlar boyu geçmiş nesillerin müktesebâtı arkadan gelenlere intikal ettirilerek hafife alınamayacak hatta dahîl şeylerden bizleri müstağni kılacak bir zenginlik oluşturulmuştur.
Şimdi bilmem ki bizler, o zenginliğin farkında mıyız ve kaynağı edep olan bugünkü edebiyatımızla nasıl bir durumdayız? Ne var ki ben, o konuyu edebiyatın bizcesine âşinâ uzmanlara havale ederek Bediüzzaman ifadesiyle, “Edipler edepli olmalı.” deyip bu fasla da nokta koymak istiyorum.