sözüyle taltif eder, tekliflerimizi “buyurun”, “lütfedin” ifadeleriyle dile getirir, oğullarımızdan söz açarken “köleleriniz” demeye özen gösterir, karşı tarafın evi söz konusu ise “devlethane” demeyi ihmal etmez, söz bizimkine gelince “fakirhane” der geçer; dediğimiz, ettiğimiz, ortaya koyduğumuz her şeyde gayet içten, ince bir tavır sergiler ve hep “edep” der oturur kalkar, çevremize edepten buketler sunardık.
Böyle bir edep ortamında boy atıp gelişen edebiyatın da farklı olması düşünülemezdi; o da ulûhiyet hakikati karşısında saygının dili-tercümanı olmalı ve duyanların, dinleyenlerin ruhlarında Hak sevgisi uyarmalıydı.. insan hissiyatını mücerred güzelliklere yönlendirerek gönülleri Güzeller Güzeli’nin cemâl-i bîmisaliyle şahlandırmalıydı.. insan, kâinat ve eşyânın çehresindeki edâ, endam ve ahenk de O’na ait çizgiler üzerinde durmalı ve her şey O’nu gösterdiği gibi her söz, her ifade, her beyanda da O’na göndermeler yapılmalıydı.. O’nun rahmetinin enginliği ruhlarda muhabbet; ululuğunun ihata edilmezliği mehâbet; maiyyetinin tatlı ve yumuşak esintileri de gönüllerden taşan aşk u iştiyakı seslendirmeliydi. Bizim yetimâne hüzünlerimiz üzerine müstakbel ve mütemâdi vuslat neş’eleriyle gidilmeli; muvakkat hasret ve hicranlarımız da müebbed sürur neşideleriyle dillendirilmeliydi...
O atmosferin insanı, varlığı yorumlarken gözleri eşyâ üzerinde, basireti her şeyin arka planında, mânidar bir kitap gibi görüp değerlendirmeliydi gördüğü her şeyi; bir dost, bir arkadaş gibi karşılamalıydı canlı-cansız her nesneyi. O bir maddeci değildi, natüralist de olamaz ve hayallerle avunmayı ise hiç mi hiç düşünmezdi. Bakışı ve yorumları, her varlık arkasındaki o Rahmeti Sonsuz ve Kudreti Nâmütenâhî hesabınaydı. Gördüklerini net görür, her şeyle bir çeşit yol arkadaşlığına girer ve O’na yürürdü. Ne muvakkat zevk u şevk peşindeydi ne de içinden çıkılmaz bir tasaya teslimdi; bugünkü