İçeriğe geç

mücahedede bulunma şevki ve enerjisi vardı. Bedeni yaşlanmış ancak ruhu ihtiyarlamamıştı. O hâliyle at sırtında İstanbul önlerine kadar nasıl geldiğini bilmiyoruz. Belki iple atın sırtına bağladılar, belki de bir hevdece yerleştirdiler. Zira o, atın üzerinde duracak kadar bir güce sahip değildi. Bu vaziyette İstanbul önlerine kadar geldi ve ilk tabya harbi esnasında da ağır yara aldı ve ruhunu Allah’a teslim edeceği dakikaları beklemeye başladı. O sırada ordunun kumandanı Yezid yanına geldi ve son arzusunu sordu: “Mâ hâcetüke yâ Ebâ Eyyûb!” Son arzusu sorulan herhangi bir insan, çocuklarına, hanımına vasiyetlerde bulunur. Fakat o mücahit ruh, bunların yerine, tarihe geçecek şu istekte bulundu:“Beni alın, götürebildiğiniz kadar Rum diyarının içine götürün ve oracığa gömüverin. Zira bu ordu İstanbul’u fethedemese de bir gün bir fatih ordu gelecek, ben o fatih ordunun atlarının kişnemesini, kılıçlarının şakırtısını duyacağım. Bunun için beni içerilere doğru götürdükçe götürün!”Nitekim vefatından sonra askerler vasiyetine uyar ve Allah Resûlü’nün mihmandarını omuzlarına alırlar. Savaşın bin türlü tehlikesine rağmen “Ta içerilere kadar!” sözüne uyarak götürdükçe götürür, Ebû Eyyûb el-Ensârî’yi Rum diyarının göbeğine yani bugün medfun bulunduğu yere yakın bir mevkiye defnederler. Yezid’in başında olduğu ordu, fatih ordu olamadı. O fatih ordu, Fatih Sultan Mehmet’iyle, Akşemsettin’iyle, Ulubatlı Hasan’ıyla Osmanlının içinden zuhur edecektir.Fatih, İstanbul’u fethetti. Ebû Eyyûb, atların kişnemelerini duydu mu duymadı mı bilmiyoruz, ancak her gün yüzlerce minareden Allahuekber, Allahuekber sedaları semaya doğru yükselirken âdeta Ebû Eyyûb’un tebessüm eden dudaklarından şunları duyarız:

ُصَ دَ قَ اهللُ مَا وَ عَدَ نَا وَ رَسُ ولُه

53